II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkım sonrasında, dünyanın birçok yerinde bir “genişleme” ile birlikte “sosyal refah devleti” kavramı ortaya çıktı. Bu dönemin en belirgin özelliklerinden biri, geniş bir sosyal güvenlik şemsiyesi ile birlikte kamusal sağlık hizmetlerindeki artıştı. Birçok ülke ulusal gelirlerinin yüzde 10’undan daha fazlasını sağlığa ayırdı. Bu dönemin en ayırt edici özelliği, insanlık tarihinin en hızlı ekonomik büyümesine sahne olmasıydı. Sanayileşmiş 15 ülkede, 1870- 1950 arasındaki yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 1,3 civarındayken, 1950-1970 arasındaki 20 yıllık dönemde bu oran yüzde 3,7 olarak gerçekleşti. Bu hızlı büyümeden, sanayileşmiş 15–20 ülkenin üreten ve tüketen kesimleri payını almakla kalmadı, büyümenin sürmesi için dünyanın geri kalmış bölgelerinin de kalkınması gerektiği görüşü yaygınlık kazandı. Hatta bu yolda sanayileşmiş ülkeler tarafından oldukça önemli sayılabilecek adımlar atıldı. Ancak bu iyimser rüzgarlar eserken, üretimdeki genişleme yerini daralmaya ve gerilemeye bıraktı. Büyüme oranı yüzde 2,2’ye geriledi. Kalkınma teorileri iflas etmekle kalmadı, sanayileşmiş ülkelerin, sanayileşmemiş ülkelere, kendi ülkelerindeki emeğe karşı tavrı değişti. 1970’lerin başındaki petrol krizi ile birlikte ortaya çıkan yeni yaklaşımların içinde “sosyal refah devleti”, klasik görüşe uygun olarak, yalnızca düzenleyici biçimine dönüştürülmeye zorlandı. Bu yeni yapılanmadan sağlık hizmetleri de payına düşeni aldı. Sağlık hizmetlerinin kamunun sunumundan pazar şartları ve fiyat mekanizmasının geçerli olduğu, hizmetin özel sektör tarafından yerine getirildiği biçimine dönüşünün adımları atılmaya başlandı. ABD ve İngiltere bu dönüşümü en hızlı yaşayan ülkeler oldu.Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için derlenmiştir.