Mel Ziegler’in muhabir olarak çalıştığı The San Francisco Chronicle’da, eşi Patricia da illüstrasyonlardan sorumluydu... Ziegler, haber amaçlı bir yolculuğunda, Avustralya’dan bir askeri parka aldı, eşi Patricia da, eşinin giymesi için onu elden geçirerek düzenledi. Ceket bu haliyle büyük ilgi çekti, arkadaşlarından talep yağmaya başladı. Çift parkalardan daha fazla getirmek üzere kolları sıvadı. Yeni ürünler geliştirildi, posta yoluyla sipariş alabilmek için kataloglar oluşturuldu. Bu katalogları Patricia çizdi, Zeigler öyküleri yazdı. Yaptıkları her şey büyük bir ilgi gördü ve sonunda, 1978’de “Banana Republic” markası doğdu...
Zeigler, o dönemdeki hazır giyim endüstrisini şöyle anlatıyor: “Bize ilham veren şey, işe başladığımızda moda endüstrisinin çok garip bir durumda olmasıydı. İnanın 1970’lerde gerçek pamuklu giysi bulmanız bile zordu. Biz de pamuklu giysileri bulabileceğimiz tek yerin, askeri üretim fazlası olduğunu gördük ve işe buradan başladık.”
Önce bitpazarında satış yapmaya başlayan şirket, daha sonra 37 metrekarelik ilk mağazayı Kalifornia’da açıyor. 1978’de aylık kirası 200 dolar olan mağaza için, Zeigler ellerinde kalan son 1.500 doları da yatırıyor. Daha sonra, ABD’nin her bölgesinde açılan yenilikçi mağazalarla hızla büyüyen Banana Republic, 1983’te Gap tarafından satın alınıyor.
Satın alma kararı birçok kişiyi şaşırtsa da, Zeigler bu yaptığından, hiçbir zaman pişmanlık duymamış: “Hayatımın tamamen değiştiğini, farklılaştığını söyleyebilirim. Kuruluşundan satışına, Banana Republic 10 yılımızı aldı ama sanki bir gün gibi geçti. Bizim için doğru olan şeyi yapmak istedik, kendimizi başarılı ve mutlu hissediyorduk. Banana Republic’i devrettiğimiz sırada bir oğlumuz olmuştu, daha sonra da bir kızımız oldu. Markamıza çok şey borçluyuz. Çocuklarımız büyürken onlarla daha fazla zaman geçirmemizi sağlayacak olan özgürlüğü ve finansal gücü bize sağladı. ABD’de çok ender olacak şekilde birbirine yakın bir aileyiz. Artık iş projelerimin dışında kişisel gelişimime, hobilerime vakit ayırabiliyorum. Resim yapmayı, yazmayı, dağ bisikletine binmeyi seviyorum ve bunlara ayıracak zamanım var. Özgürlük en büyük hediye oldu.”
Zeigler bu dönemde de, girişimcilikten uzun süre uzak duramamış. Yaptığı her girişimde “tüketici” gibi düşünen ve kendi ihtiyaçlarından yola çıkarak fikirler üreten Zeigler, yine eşiyle, 1992’de Çay Cumhuriyeti anlamına gelen ‘Republic of Tea’yi kurmuş: “1990’ların başında Amerika’da Howard Schultz adında biri, İtalyanların her yerde bulunan kafe barlarının benzerini ABD’de uygulamaya başladı ve ismine Starbucks dedi. Starbucks bir gecede, ABD’de büyük başarı yakaladı.
Bu konsept Amerikalıların”24/7” dedikleri insanların iş ve sosyal hayat arasında nefes almadan koşturdukları hayat tarzını ateşledi. Aynı yıl, bu çılgınlıktan kendimi kurtarmak için bir Zen meditasyon merkezine gittim. 10 gün boyunca sessizce bir minder üzerinde oturdum. Konuşmadım, okumadım, yazmadım. Hiçbir şey yapmadım. 10 gün süresince oturdum, yavaş yavaş yürüyüş meditasyonu yaptım. Birçok yönden inanılmaz bir deneyimdi. Burayı benim için en unutulmaz yapan, merkezde hiç kahve olmamasıydı. O zamana kadar hiçbir günüm kahvesiz geçmemişti. Kafeinsizlikten çok şiddetli baş ağrılarım oldu. Anladım ki kahve beni bunca yıl esir almıştı. Bu meditasyon merkezinden ayrıldığımda yeni işimin hayalini kurmaya başlamıştım.”
Her iki şirketini de durgunluk döneminde kurduğuna da dikkat çeken Ziegler, durgunluğun aynı zamanda, bünyesinde büyük fırsatlar barındırdığını da düşünüyor: “Resesyonların olumlu bir yanı var, o da yaratıcılık... Böyle dönemlerde yaratıcılık kendi başına bir para birimi olur.”
Kaynak: Bu yazı, Kolay İletişim tarafından, KobiFinans için hazırlanmıştır.
|