|
Ethem Sancak farklı bir girişimci portresi çiziyor. Kamuoyu onun ismini ilaç dağıtım işiyle duydu önce. Hedef Dağıtım, ülkede iyi bir pazar payı elde edince Avrupalı Alliance’le ortaklığa gitti. Şirket halen Türkiye’deki ilaç dağıtımının işin yüzde 40’ını kontrol ediyor. Mısır ve Rusya yatırımlarıyla birlikte toplam 9 bin kişiyi istihdam eden şirketin 2005 cirosu 2,5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Ethem Sancak’ı asıl gündeme getiren ise ilaç sektörü değil. Tarım ve hayvancılık, isminin en çok duyulduğu sektörler oldu son birkaç yıldır.
Sancak ailesinin, tarım ve hayvancılık sektörlerine ilgisinin bir hikâyesi var. Süreci anlatırken, ilaç dağıtımından elde edilen sermayeyi değerlendirme arayışının etkisini vurguluyor: “İlaç işinde bir numara olduk, uluslararası evlilik de yaptık ve ailenin eline ciddi bir servet geçti. Bunu nasıl değerlendirelim diye düşündük. Çeşitli kıstaslarımız vardı, çıktığımız bölgeye faydalı olmak gibi. Güneydoğu öncelikliydi. Millî ekonomiye katkı yapsın istedik. Bankaya koyup paradan para kazanmak bizim işimiz değil. Sol bir kültürden geldiğim için felsefeme de aykırı. Bir de geleceğin sektörü olsun dedik. Araştırırken karşımıza tarım ve hayvancılık çıktı.”
Tarımı Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bir gerçeği olarak tanımlayan Sancak, “Doğu’da tarım yapmazsanız yapacak başka iş yok. Silikon vadisi falan kuramazsınız orada.” diyor. Bir de tarım sektöründe girişimcinin rakibi köylüler. Büyük sermaye gruplarının ilgi duyduğu bir alan değil. Bu da rekabet şansını artırıyor. Türkiye’de henüz öyle algılanmasa da, geleceği çok parlak. Stratejik de bir alan çünkü dünyadaki kullanılabilir topraklar giderek azalıyor. Çölleşen büyük araziler var. Bilim adamları, önümüzdeki 10 yılda kullanılabilir tarım alanlarının yüzde 40 daralacağını öngörüyor. Buna ilaveten nüfus artıyor. Önümüzdeki 20 yılda dünyadaki nüfusun 10 milyara ulaşması bekleniyor. Bu kadar insan gıdaya ihtiyaç duyacak. Buğday, ekmek, süt stratejik önem kazanacak. Sancak’a göre tarım sektörü önümüzdeki 20 yılda büyük paralar kazanacak.
Ülke İçin Kurtarıcı Sektörler Bu noktadan hareketle, Türkiye’nin geleceğini kurtaracak iki önemli sektörden birisi olarak değerlendiriyor tarımı. Diğeri ise turizm. Ancak sadece güneş, deniz, kum değil, kültür ve inanç turizmini de kapsayan ve yılın on iki ayına yayılan bir turizm politikasının gerekli olduğunu belirtiyor. Sancak’a göre Türkiye’nin tarım sektöründeki potansiyeli çok fazla. Ancak bu potansiyel avantaja çevrilememiş. Aslında iyi bir insan kaynağı var, ama buna ilaveten çaresizliğe düşmüş bir köylü nüfusu da var. Yapılan en büyük yanlış ise çiftçiliğin hâlâ köylü mantığı ile yapılması; tarlanın bir fabrika, bir üretim aracı gibi algılanmaması.
Avrupa’da çiftlik büyüklük ortalaması, o daracık topraklarda bile 160 dönüm. ABD, Arjantin ve Brezilya’da 400 dönüm, bizde 50 dönümün altında. Birçok yerde 5-6 dönümü geçmiyor. Teknolojideki üstünlüklerini tarıma yansıtmış gelişmiş ülkelerde, miras hukukunda toprak bölünmüyor. Bizim kendimize örnek aldığımız İsviçre Medeni Kanunu toprak bölünmesine onay verdiği için, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren topraklar babadan oğula geçerken giderek küçülmüş, kardeşler arasında pay edilerek erimiş. Şimdi elde kalan küçük arazilerden verim almak, tarımı ‘para kazanılan’ bir iş kolu haline getirmek haliyle zor. Ethem Sancak, Osmanlı’da toprakların bölünmediğini hatırlatıyor. Tarla, bir fabrika olarak kabul edildiği için devlet bölünmeye izin vermiyor. Cumhuriyet dönemindeki toprak konusuna yönelik yanlış politikalara rağmen, doğru yapılan bir işe de dikkat çekiyor. O da, devletin elinde tutarak çiftçiye dağıtmadığı Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) arazileri.
TİGEM’in elinde 8 milyon dönüm arazi var bugün. Bu da Türkiye’deki tarım yapılabilir arazilerin üçte ikisi demek. Cumhuriyetin başlangıç yıllarında çalıştırılan ancak daha sonra TİGEM siyasi bir ‘arpalık’ haline gelince devlete sadece yük olarak duran bu arazilerin, şimdi Türk tarımının kalkınması adına çok önemli bir işlev üstlenebileceği görüşünde. Mesela TİGEM’in Urfa Ceylanpınar çiftliği, 1 milyon 800 bin dönümlük alanıyla, dünyanın en büyük çiftliği olma özelliğini taşıyor. Zaten bir süredir tarım bakanlığı, bu arazileri özel teşebbüse kiralamaya başladı. Sancak ailesinin tarım girişimi de şimdi Denizli Acıpayam’da, devletten 30 yıllığına kiralanan arazide sürüyor. Ata Grubu’yla ortak başlatılan projede oldukça iddialılar. İki grup burada Avrupa’nın en büyük süt çiftliğini kurma hazırlığı içinde. Ayrıca meracılık ve meyve üretimi de yapılacak.
İkinci hedefleriyse bu tecrübeyi Anadolu’da yaygınlaştırmak. Bu tip projelerle atıl kalan TİGEM’lerin bağımsız bir holdinge dönüşebileceğini düşünüyor Ethem Sancak. Bunlar iyi kullanılabilirse, Türk çiftçisine örnek olacak projeler gerçekleşebilir. Modern çiftliklere yurtdışından know-how ithal etmek daha kolay. Sonra bu birikimi Anadolu’da yaygınlaştırmak da. Sancak, bu gelişmelere öncülük yapan AK Parti’yi, ‘Cumhuriyet hükümetleri içerisindeki en liberal tarım politikalarına sahip’ hükümet olarak nitelendirerek, çıkarılan kanunlara destek veriyor. Toprak koruma, toprakta sigorta ve depolama kanunlarının tarımın gelişmesi için büyük önemi olduğunu vurguluyor.
Dünyanın En Pahalı Gıdasını Tüketiyoruz Tarımdaki yanlış politikaların bedelini her zamanki gibi vatandaş ödüyor. Türk halkı dünyanın en pahalı gıdasını tüketmek zorunda kalıyor. Gelişmiş ülkelerde bir ailenin gıda harcaması, toplam gelirinin sadece yüzde 10’uyken, bizde bu oran yüzde 40. İç pazarın büyümemesi de, kazanılanın tüketilmesiyle ilgili bir konu. Türkiye’de 1996’dan bu yana et korunuyor. Dışarıdan et ithali yasak. Buna rağmen et fiyatları açısından dünyanın en pahalı piyasasına sahibiz. Sancak bunun gerekçesini, “Koruduk ama büyütmedik, ıslah çalışması yapmadık. 40 milyon ton kaba yem açığımız var.” sözleriyle açıklıyor. Et ırkının ıslah edilmesi zarureti ise ayrı bir konu. Bizde çoğu zaman süt sığırları eti için kesiliyor. Ayrıca bu sığırların ortalama kilosu 500. Yabancı ırklarda ise kilo 1500’e kadar çıkıyor. Bu tür hayvanlar için Doğu Anadolu çok uygun bir yetiştirme alanı. Doğu’daki TİGEM’ler bu amaçla özel sektöre kiralanabilir.
Peki, verimsizlik ve tarımdaki kötü gidişin en büyük müsebbibi olan bölünmüş küçük araziler sorunu nasıl çözülecek? Farklı sahipleri olan araziler nasıl birleşecek? Ethem Sancak bu zor konuya da kendine has bir yöntemle çözüm öneriyor. “Devlet her yıl tarıma 2 milyar dolar sübvansiyon dağıtıyor. Arazilerin tekrar büyütülmesi, çiftçinin yapacağı ortaklıklarla sağlanabilir. Bunun için en iyi yol, ortaklık yaparak arazilerini büyütenlere maddi teşvik vermek. 2 milyar doları bu esaslara göre dağıtmak. Mesela 50 dönümden çıkan mısıra 20 kuruş verirken, 1000 dönümden elde edilene 50 kuruş teşvik vereceksin. Büyük arazi ve ortaklık zaten çiftçinin maliyetlerini de düşürecek. Teşvik de fazla olunca çiftçi bu işten iyi para kazanır ve bu sürece sahip çıkar. Yeni Zelanda’da 13 bin köylünün bir araya gelerek kurdukları bir kooperatifi ziyaret ettim. Kooperatifin şirket değeri 13 milyar dolardı. Neden aynısını biz yapmayalım?”
Ethem Sancak tarihe oldukça meraklı bir işadamı. Konuşurken sık sık geçmişten örnekler veriyor. Örneğin, Türklerin yeniliğe ne kadar yatkın olduğundan bahsederken tarihteki ilk profesyonel orduyu Orhan Gazi’nin kurduğunu belirtiyor. Türkiye’nin tarım meselesini, sadece çiftçi, köy, tarla ekseninde ele almıyor. Konunun toplumsal boyutuna da dikkat çekiyor. Türkiye’de hâlâ darbe zemini olmasını veya darbelerin konuşulmasını toplumdaki köylülükle izah ediyor: “Türkiye’de tarım meselesi salt yumurta, et, süt sayısını artırmak değil, demokrasiyi kurumsallaştırmakla ilgilidir. Kentli toplumun yerleşmesiyle ilgilidir. Şimdi deniz bittiği için bunları konuşmaya başladık. Devletin dağıtacağı kaynak kalmadı. Denizin bitmesi Türkiye’yi çözüm üretmeye zorladı. Çözüm daha ileri bir toplumsal model. Bunun için önümüzde AB var. Dönüşmemiz gerekiyor. Köylü kalarak AB’li olamayız.”
Beslenme meselesini AB’ye uyum sürecinde başlı başına bir kilometre taşı olarak değerlendiren Ethem Sancak’a göre beslenmenin en önemli ayaklarından biri süt tüketimi. Halen AB ile müzakerelere devam eden Bulgaristan ve Romanya’da sütün hijyenik ortamda üretiminin tartışıldığını hatırlatıyor. Bu noktada İngiltere örneğini veriyor. Ülkedeki süt kurumu başkanının, neredeyse kraliçe kadar saygın olduğunu söylüyor. Bu ülkede iki ürünün parası veresiye ödenmiyor: gazete ve süt. Gazete özgür toplumun, süt ise sağlıklı toplumun en önemli taşıyıcısı. Hatta bu iki ürünün fiyatının (1 penny) yüz yıldır değişmemesi de ilginç bir ayrıntı. Tarım gönüllüsü işadamını kızdıran konuların başında ise Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen, ‘tarım mı, sanayi mi?’ tartışması geliyor. Yıllarca bu ikilemin yaşandığına dikkati çekerek, “Dünyanın en gelişmiş sanayi ülkeleri, aynı zamanda dünyanın en gelişmiş tarım toplumlarıdır. Mesela ABD ve Fransa. Fransa’nın 50 milyar avro yıllık geliri var tarımdan. Hollanda da öyle. Kişi başına 43 bin dolar millî geliri olan Danimarka sadece tarımla kalkınmıştır. Bizde tarım mı sanayi mi ikilemi okullarda bile müzakere konusu yapılmıştır” diyor.
Tarım Mı, Sanayi Mi? Aslında tarımın şansızlığı sadece bu ikilem değil. İş dünyasında tarım, sosyal sorumluluğun gereği olarak yatırım yapılacak bir sektör gibi algılanıyor. Koç Grubu’nun bir süre önce Urfa’daki hayvancılık yatırımlarından çekilmesi gündeme geldiğinde, bazı sektör kuruluşları, sosyal sorumluluk ilkesi gereği devam edilmesi gerektiğini açıklamıştı. Sancak ise tarım sektörünün bu şekilde algılanmasını yanlış buluyor: “Biz gözüyle inanan bir toplumuz. Doğu toplumlarının karakteristiği budur. Sonuçta tarım işi hobi değildir. Hobiden kâr edilmez. Bir sosyal sorumluluk projesi olarak ele alınması en büyük zarardır. O zaman risk almazsınız ve yatırımınız batar. Tarımdan para kazanmak, onu çok cazip bir yatırım aracı olarak görmek ve bilimi tarlaya sokmakla mümkündür.”
Halk Hastaneleri Kuruyor Ethem Sancak, İstanbul Modern, Forum İstanbul, SETBİR, İstanbul Sanayi Odası, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, Eğitim Gönüllüleri Derneği ve TESEV gibi kuruluşların yönetim kurulunda; TÜSİAD, İktisadi Kalkınma Vakfı, Siirtliler Derneği gibi birçok kuruluşta da üye veya kurucu üye. Bu kadar sivil toplum ilgisi neden denildiğinde hemen Amerika örneğini veriyor? Ülkenin nüfusu 300 milyonu bulmuyor ama sivil toplum kuruluşlarının üye sayısı 900 milyon. Bu da demek oluyor ki, her Amerikalı en az 3-4 kuruluşa üye. Sancak, ülkedeki gelişmişliği sivil toplum alanındaki etkinlikle açıklıyor. Çünkü bu gibi yapılar devletin yükünü paylaşıyor. Türk toplumunun Kanuni döneminde çok daha örgütlü olduğunu vurguluyor.
Başarılı işadamının belirgin özelliklerinden biri de sahip olduğu ortaklık kültürü. İlaç dağıtım dışında girdiği her alanda ortaklık yapan Sancak, şimdi yine bir ortaklık modeliyle özel hastane sektörüne giriyor. ‘Halk Hastaneleri’ markasıyla, Türkiye’nin her yerinde özel sağlık hizmetini devletten daha ucuza verecek bir hastane modeli üzerinde çalışıyor. Bazı özel hastane sahipleriyle ortaklık yapan Sancak, Bakırköy İncirli, Göztepe, Bursa, Antalya ve Konya’da kurulacak ilk hastanelerin inşaatına bile başladıklarını söylüyor. Hedef 5 yılda 81 ile ulaşmak ve 10 yıl içinde nüfusu 50 bini geçen her şehre Halk Hastanesi kurmak.
Yeni Zelanda’ya Karaman Koyunu Ethem Sancak, tarım konusundaki bilgisini artırmak için son dört yıldır tarım ve hayvancılıkta öne çıkan bütün ülkeleri ziyaret etmiş. Bu işin nasıl büyük ve kârlı yatırım alanı olduğunu örneklerle şöyle anlatıyor: “ABD’de 13 milyon dönüm arazisi olan ve 15 milyar dolar ciro yapan bir çiftçi ile tanıştım. Çiftlikleri arasında jet kullanan bir işadamı. Amerikan et piyasasının yüzde 25’ine sahip. Dünyanın her yerine embriyo tohumu satıyor. Bir boğadan 4 yıl içinde 6 milyon dolarlık sperm sağıp satıyor. 3.000 boğanın olduğu çiftliğini gösterdi. Boğaların en ucuzu 120.000 dolardı. 800.000 dolara alıcı bulan marka boğaları var. Söz konusu çiftçi/işadamı işin bilimine de hâkim. ‘Ben hayvan satmıyorum, hayvancılık teknolojisi satıyorum’ diyor.” Yeni Zelanda örneği de ilginç. 4 milyon nüfuslu bu küçük ülkede toplam 60 milyon hayvan var. 40 milyonu koyun, 20 milyonu sığır. Dünya süt ürünleri piyasasının yüzde 12’si Yeni Zelanda’ya ait. Avrupalı firmalarla tereyağı rekabetine giriyor. Ethem Sancak’ın bu ülkeye ait görüşleri şöyle: “Yeni Zelanda’nın meşhur koyunları Karaman ırkıdır. Bu ülkenin yöneticileri, ‘Varlığımızı Türklere borçluyuz’ diyor. Çünkü Çanakkale’ye gelinceye kadar bu ada İngilizlerin açık hapishanesiydi. İngilizler bütün mahkûmları, ülkede istemedikleri sorunlu tipleri bu adaya gönderirmiş. Beslensinler diye de Anadolu’nun Karaman koyunundan göndermişler. Koyunların besleneceği meraları kurmak için tohumları da Bursa Karacabey’den almışlar.”
Kaynak: www.aksiyon.com.tr - Zafer Özcan
|