Aslında rekabeti “ataletin panzehiri” olarak yorumlamak pek yanlış olmaz sanırım. Elbette “sıhhatli” olması kaydıyla… Yapıcı ve etik olarak yapılan rekabetin, her ortama en azından bir dinamizm getirerek faydalı olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor. Bunun tersi olduğunda, gemi batmaya her an müsait duruma gelir.
Tam bu konu hakkında düşünürken, yakın zamanda dünyanın bir numaralı araç üreticisinin gaz pedalı ve fren sistemindeki arızalar nedeniyle 8,5 milyon adet aracı geri çağırması, gündeme bomba gibi düştü. Aslında bu üretici çok uzun yıllar, liderlik koltuğunda oturan rakibi ile kıyasıya bir yarışa girmiş ve sonunda muazzam bir başarı yakalayarak onu geçmişti.
Buraya kadar her şey normaldi. Aslında her sektörde bu tip ürün geri çağırmalar olabiliyor, hatta bazı otoriteler bunun bir pazarlama oyunu olduğunu ifade etmekten de çekinmiyor. Ancak bu kez durum ciddi gözüküyor. Zira Uzak Doğulu üretici, Amerikan Temsilciler Meclisi’nde sorgulamaya alındı. Hemen internetin başına geçtim. İlk misafir, üretici firmanın Kuzey Amerika başkanıydı, kendisi Amerikalıydı. Yaklaşık 4 saat süren ve naklen verilen sorgulamadan, aklımda çok önemli bir not kaldı. Amerikalı başkanın ifadesine göre, kendisi yalnızca Kuzey Amerika’daki satış işlerinden sorumluydu ve araçlar hakkında vuku bulabilecek her türlü arıza için, iletişim merkezi üreticinin ana merkezi olan Uzak Doğu’ydu. Yani üretim, mühendislik, finansman vb. her bölüm Uzak Doğu’daki merkezde bulunuyordu. Amerikalı başkan arızalar hakkında soru soran komisyon üyelerine sürekli ‘Kusura bakmayın, bilemiyorum’ diye cevap veriyordu. İnanılır gibi değildi fakat gerçek buydu. Koca bir kıtada dev bir şirketin başkanı olarak görev yapan bir kişi ana şirketin diğer departmanları ile görüşmüyor veya görüştürülmüyordu. Çünkü sistem böyleydi. Ancak o sırada bir ekleme yaptı Amerikalı başkan; ‘Bundan böyle alınan karar gereği bu ülkeden de bir temsilci Uzak Doğu’daki merkez ofiste ikamet etmeye başlayacak’ dedi. Gerçi iş işten geçmişti fakat yine de sonunda doğru yolun bulunması salondakileri bir nebze rahatlatmıştı. Ertesi gün dev firmanın Uzak Doğu’daki merkezinden aynı salona sorgulanmaya gelen Dünya Başkanı ise yapılan tüm hatalar için tüm dünya müşterilerinden özür diledi.
Bundan sonra büyük bir ihtimalle durum normale dönecektir. Tüm bu seyirlerin arkasından ekranı kapattım ve sakince düşünmeye başladım. Aynı şirketin üretim, mühendislik bilgileri kendi bölgesinde dursun, diğer taraftan rekabet halinde olduğu bir başka dev ülkedeki satışların başına, üstelik başkan statüsü ile o ülke vatandaşını angaje etsin. Satış dışındaki tüm gelişmeleri yine kendi merkezinden takip etsin… O zaman o kişiye yalnızca satış müdürü derler ki, öyle bir konumda olması bile diğer işleri takip etmeyeceği anlamına gelmez. Sonuç benim için çok açık… Amerikalı başkan, aynı şirketin bir başka ülke operasyon başkanı sıfatı ile ‘Konu beni ilgilendirmiyor, çünkü arızalar, üretim, mühendislik vb. bölümlerle benim hiçbir kontağım yok’ diyor. Aslında açıkça şirket yönetimini kamuoyuna şikayet ediyor.
Benim anlayışıma göre adeta bir skandaldan farksız olan bu büyük olayın minyatürlerini kendi çalıştığımız şirketlerde de aslında her gün yaşıyoruz. Tam olarak ne demek istediğimi özellikle şirket bölüm yöneticileri çok iyi anlayacaklardır. Rekabete evet! Karalama ve yalana hayır! Yalnızca fikir üreterek, yalnızca konuşarak değil, tam tersine bilgi ile dinleyerek, etikle, uzmanlaşmayla, karşılıklı saygıyla çalışmaya evet. Başarının en önemli formüllerinden biri, sıhhatli rekabet ortamını yaratarak birlikte takım oyunu oynamaktan geçiyor. Aksi taktirde geminin batması kaçınılmaz.
|