Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı’nın Türkiye için hazırladığı bu yılki Ulusal İnsani Kalkınma Raporu ‘Bilgi Teknolojileri ve Ulusal Kalkınma’ başlığını taşıyor. Bu rapor özetle şu mesajı veriyor: Dikkatli, özenli ve çok yönlü bir yaklaşımla ele alınır ve desteklenirse, bilgi ve iletişim teknolojileri, Türkiye’nin insani gelişme düzeyinin yükselmesine önemli bir katkı sağlayacaktır. Dünya Ekonomik Forumu’nun Global Bilişim Teknolojileri Raporu’na göre (2002-2003) ise Türkiye ‘bilgi toplumu olmaya hazırlık’ sıralamasında 50. sırada yer alıyor.
‘E-dönüşüm Türkiye’, yüksek öncelikli proje olarak gündemimizde. Bugün kamu hizmeti sağlayan kurum ve kuruluşlara ait 3.054 web sitesi mevcut. Birçok kamu kuruluşu, çoğu uygulama ve hizmetlerini sanal ortama taşıdı, şeffaflaştırdı… Bu gelişme, bilişim dünyasında çok önemli bir adım olarak görülüyor.
Ancak bunun karşısında DİE’nin Hanehalkı BT kullanımı araştırmasına göre (2004), Türkiye’deki hanelerin yaklaşık yüzde 10’unda kişisel bilgisayar, yüzde 5’inde ise internet bağlantısı var. Bilgi toplumu konusunda toplumsal farkındalık henüz oluşmuş değil. Öte yandan altyapı, hukuksal düzenlemeler, fikri mülkiyet hakları, topyekün bilinçlendirme seferberliği gibi konular, bilgi toplumu olma yolunda en önemli gündem konularımız olarak önümüzde duruyor.
Peki bilgi toplumu olmak, Türkiye’nin geleceğinde neleri değiştirebilir, ya da neleri değiştiremez? Mucizevi bir gelişme kaydetmek hayal mi yoksa gerçek mi? Türkiye, bilgi toplumu olmak için kendisine nasıl bir yol haritası çizmeli? Geç mi kaldık, yoksa avantajlı mıyız?
TÜSİAD Bilgi Toplumu ve Yeni Teknolojiler Komisyonu Başkanı Ayça Dinçkök ile bugünümüzü ve geleceğimizi konuştuk.
Bilgi toplumu için, sizin nasıl bir tanımınız var? Bilgi toplumu, bilgiyi üreten, kullanan ve paylaşan toplumdur… Bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkisiyle sürekli ve hızla gelişen, geliştirilmesi gereken bir kavramdır. Çok yakın bir zaman öncesiyle karşılaştıracak olursak, bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkisiyle hayatımız çok değişti. Artık bilgiye çok kolay ulaşıyor, kolayca muhafaza ediyor, internet sayesinde hayatımızı kolaylaştıracak birçok işi oturduğumuz yerden, hatta dünyanın bir ucundan çözüyoruz. İş hayatında da birçok süreç internete taşındı. Bu da maliyetleri düşürdü, hız kazandırdı, dünyayı küresel bir pazara dönüştürdü. Bunun gibi yüzlerce örnek verilebilir. Kısa bir zaman dilimi içerisinde gerçekleşen bu dönüşümü görünce, önümüzdeki dönemde neler olabileceğini hayal etmek güç…
Peki bu gelişmeler ışığında bilgi toplumu dünyaya nasıl bir gelecek hazırlıyor dersiniz? Ben dünyanın tek bir toplum haline geleceğini öngörüyorum. Tabii bu gelişmenin kısa bir süre içerisinde gerçekleşmesi mümkün değil. Ancak dünya vatandaşları olarak hepimiz, her türlü bilgiye aynı süre içinde, aynı şartlarla, aynı haklarla ulaşıyoruz. İşte bilginin her yerde eşit haklarla paylaşılmasını sağlayan bu altyapı, dil, din, ırk, ulus vb. kavramları tek bir eksen üzerine yerleştirecek. Belki de insanlar aynı dili, aynı alfabeyi konuşacaklar. Farkındaysanız, insanlar artık geldikleri ülkelere, bildikleri lisana vb. göre ayrılmamaya başladılar. Avrupa’da buna çok dikkat ediliyor. Örneğin haberleri izlerken, insanların bu tür kimliksel özellikleri ile tanımlanmadıklarını görüyorum. Özetle, şu an küreselleşme diyoruz, ancak gelecekte belki de ‘küre’ diyeceğiz…
Bu gelecek içinde Türkiye dersek? Sağlıklı ve verimli bir ekonomiye sahip olmak ve zenginleşmek için ekonomiyi bilgiye dayalı hale getirmek gerekiyor. Bu noktada da konu bilgi toplumuna geliyor. Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren bilim ve teknoloji alanında kapsamlı strateji çalışmaları yapıldı ancak kısıtlı kaldı. Bu ne demek? Stratejinin yönetilmesi konusunda kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Bakış açımız her zaman merkeziyetçi değil katılımcı olmalı. İsterseniz şöyle bir açıdan bakalım; ben her zaman devleti bir şirket olarak görürüm. Devlet şirket ise halk da müşteridir. Halk kesinlikle devletin çalışanı ya da işçisi değildir.
O halde yol haritası ne olmalı? Eğer halk olarak bilgi toplumu olmak istiyorsak, bu işin içinde de hepimiz olacağız. Sivil toplum örgütlerinin, kamunun, özel sektörün birlikte çalışacağı, eşit, adil ve rekabetçi bir ortamda iş birliği yapmalıyız. En başta siyasi iradenin bu konuyu sahiplenmesi gerekiyor. Bunun için en büyük adım AB ile atıldı. AB üyesi olmak için atacağımız her adım büyük bir şans olacak. Çünkü AB de kendisine bilgi ekonomisinin merkezi olan Amerika’yı örnek alıyor, değişmek için çaba gösteriyor. AB 2000’de 2010 için kendisine bir hedef koydu: Bilgiye dayalı ekonomide dünyanın en rekabetçi ve dinamik ekonomisi olmak. Bu konuda çok iddialı. Bizim de kendimize aslında öncelikle Amerika’yı hedef alıp takip etmemiz gerektiği düşünülürse, iyi bir şans yakalayabiliriz. Hızla eksikleri tamamlamamız gerek. Bunun için ilk ve en önemli adımımız toplumsal farkındalığın yaratılması olmalı. Bahsettiğim bu 3 kolun temsilcileri olarak, işbirliği yapacak; el ele çalışarak toplumsal farkındalık yaratacağız. Farkındalık yaratmak için ise eğitim gerek. Bu noktada, sürekli ve erişilebilir bir eğitim modeline ihtiyacımız var. Ezberci eğitimin yerini, katılımcı, ihtiyaçlara odaklanan, yaratıcılığı besleyen, esnek ve yaşam boyu süren bir sistem oluşturulmalı. Okullarda internet erişimi yaygınlaştırılmalı. Dolayısıyla karşımıza internet altyapısı konusu çıkıyor. Ve tabii eğitimde İngilizce’nin yaygınlaştırılması gerek. Üniversitelerde bilgi teknolojileri programları geliştirilebilir. Böyle bir eksiğimiz de var. Ne yazık ki üniversitelerdeki bölümlerimiz geleceğin dünyasını ve iş hayatını karşılayacak yapıya sahip değil. Belirsiz ve tanımsız…
Böyle bir köklü değişim hızlı gerçekleşir mi dersiniz? Ben her zaman değişimin iyi bir şey olduğuna inanırım. Birtakım düzenlemelerin yapılması, strateji oluşturulması, düşünce yapılarının değişmesi gerekiyor. Elbette reform sancılı olur, ama sonuçları mutlaka iyidir. Ancak herşeyden önce sorunları görüp iyi analiz etmek lazım. Bilgi ekonomisini konuşuyoruz, çözümü ve stratejisi de çabuk ve kolay yönetilir olmalı. Bunun sonucunda elbette daha farklı bir ortam oluşacak, engeller aşılmış olacak. Çok daha iç içe, katılımcı bir ortam içinde geleceğimiz de çok daha güzel olabilir.
Sorunumuz yalnızca eğitim mi? Hayır, öncelikli ve acil sorunlarımızdan biri. Toplumsal farkındalığı yaratmak için önemli bir adım…Tabii altyapı eksiklerimiz var. Herkese ucuz ve hızlı internet olanağı sağlamalıyız. Bu konu şu anda bizim için büyük bir olumsuzluk… Yeni teknolojilerle iletişim yaygınlaşacak, bu vesileyle teknoloji evrimi yükselecek ve teknoloji girişimciliği teşvik edilecek. Bu noktada iletişim altyapısı konusuna girmiş oluyoruz. Kaliteli, güvenilir, erişimi kolay, kullanıma açık, dünyayla bütünleşmiş ve sürekli gelişen bir sisteme sahip olmamız gerekiyor. Hukuksal altyapı da çok önemli. Bu konuya girecek insanlara güvenlik ortamını yaratmamız gerekiyor. Eğer sanayinin gelişmesini ve bunun neticesinde toplumsal gelir düzeyinin artmasını istiyorsak piyasa mekanizmasını etkin çalıştırmalıyız. Bu ne demek? Piyasanın aktörleri arasında gerekli rekabetçi yapının ve adil ortamın oluşması gerekiyor. Yurtdışından gelecek yatırımı engelleyen veya zorlaştıran, bir takım yapılmamış işler var. Dolayısıyla elbette öncelikle yargı sistemini etkinleştirmek lazım, mevzuat herkese eşit bir açılım yaratmalı, ‘öngörülebilir’ olmalı. Kamu yönetiminde ve yerel otoritelerde alınan kararlar sürekli ve kalıcı olmalı, gündeme/zamanın gelişimine göre belli bir atalet içinde tekrar gözden geçirilmeli. Kontratlara da mutlaka sağdık kalınmalı… Bunlar Türkiye için çok önemli konular. Ve tabii bütün girişimcilerin korkulu rüyası olan fikri mülkiyet haklarının korunması gerekiyor. Bilgi toplumu için katma değer yaratabilecek insanlar yetiştirmemiz, beceriye endekslenmemiz lazım.
Sivil toplum örgütlerinin, kamunun, özel sektörün birlikte çalışacağı bir yapıdan sözettiniz. TÜSİAD olarak siz yapı içinde neredesiniz? Elbette ilk adım siyasi iradeye bağlı olduğu için, öncelikle onların bizi bu işin içine çekmesi gerekiyor. TÜSİAD olarak biz diğer sivil toplum örgütleriyle, kamuyla işbirliği içinde bir çok düzenleme yaptık. Şu anda tabii ki yalnızca gözlemleyerek öneride bulunan bir konumdayız. Bilgi toplumu ve bilgi teknolojileri konusundaki çalışmalarımıza 2001’de başladık. İlk olarak bir rapor hazırladık: ‘AB yolunda bilgi toplumu ve e-Türkiye’ Daha sonra bilişim zirvesi kapsamında e-devlet forumları düzenledik. 2003’de e-Avrupa ödüllerini örnek alarak, e- Türkiye için e-devlet ödüllerini düzenledik. Arkasından farklı sivil toplum örgütleri ile birlikte teknoloji kongresi ve ödülleri ile ilgili çalışmalar yapmaya başladık. Bu yıl yeni bir rapor hazırlıyoruz. Bu rapor telekom ve teknoloji sektörlerinde nerede olduğumuzu anlatıyor. AB nerede olmayı hedefliyor, bizim oraya gitmemiz için neler yapmamız gerekiyor, şu anda üye olan ve üye olacak ülkeler neler yapmışlar, nerelerde takılmışlar, hangi konulara öncelik vermişler? Süreçleri ne kadar süre içinde, nasıl tamamlamışlar? Bunların hepsini anlatacağız. Kendimiz için klavuz olarak kullanacağımız ve gelişmeleri takip edeceğimiz bir çalışma. Bunun dışında 2 çalışma grubumuz var. Bilgi teknolojileri ve telekomünikasyon, girişimcilik ve yenilikçilik. Bu gruplarda çalışan çok değerli üyelerimiz var. Şunu söyleyeyim: Toplumsal bilinçlendirme konusunda görev üstlendik ve çalışıyoruz.
Bu tür çalışmalar kamuoyuna yeterince ulaşıyor mu dersiniz? E-devlet konusunda da çok büyük yatırımlar yapıldı ve birçok uygulama başladı. Fakat büyük çoğunluk bu uygulamaları hala kullanmıyor… Çok haklısınız. Bu konuda diğer sivil toplum örgütlerine ve özellikle medyaya çok önemli görevler düşüyor. E-devlet alanında şu anda varolan uygulamaları ön plana çıkarmak, tanıtmak, anlatmak lazım. Bunları nasıl kullanacakları konusunda halka bilgi verici haberler verilmeli. Çoğunluk bunların var olduğunu bile bilmiyor. Bunlar işin önemli bir parçası, çok büyük adımlar atıldı, yatırımlar yapıldı. Artık birçok aktivite ve işlem şeffaflaşmış bir şekilde önümüzde hazır bekliyor. Ancak ne yazık ki kamuoyu yeterince bilgiye sahip olmadığı için herkes klasik ve manuel diyebileceğimiz yollarla işlerini görmeye çalışıyor. İnsanların farkında olmalarını sağlamak, göstermek, tanıtmak, nasıl kullanılacağını anlatmak lazım. Böylelikle bilgisayar ihtiyacı duyacak, kullanmasını öğrenecek, hatta belki sonraki aşamada İngilizce öğrenme ihtiyacı duyacak… Bunların hepsi birbirini takip edecek olaylar, bir kıvılcımı atmak lazım. Medya bu konuda çok büyük bir güç. İnsanlar her gün gazete okurken, ya da televizyon seyrederken küçük bir haber bile görseler, çok etkili olacaktır.
Toplumu bilgisayarla tanıştırmak konusunda özel sektör de bir adım atamaz mı dersiniz? Bu yönde küçük çaplı çalışmalar görüyoruz ama belki de topyekün bir hareket gerekiyor… İş dünyası olarak bu tür konuları farklı ortamlarda konuşuyoruz, projeler geliştiriyoruz. Yeni fikirler de geliyor. Ancak bundan önce, insanların bilgisayar kullanma ihtiyacı duymasını sağlamak gerek. Zorla bilgisayar önüne oturtursanız ilgisini ne kadar çekebilir? Belli bir ihtiyaç duygusu hissetmeli… Bazı yerlerde tanıtmak lazım. Örneğin biz komisyonumuzda bir hayal kurduk. Bir örgüt oluşsa, şirketlerdeki eskimiş bilgisayarları toplasa.Çoğumuz belli dönemlerde bilgisayarlarımızı yeniliyoruz. Yenileri kadar hızlı çalışamayanları, daha az ihtiyacı olan diğer şirket çalışanlarına devrediliyor. Bu bilgisayarlar daha sonra da kullanılamaz hale geliyor. Onları depolara kaldırıyoruz. Bir örgüt en azından bilgisayarla tanıştırmak, alıştırmak amacıyla bu bilgisayarları toplasa, Türkiye’ye dağıtsa. Küçük bir çocuk, bir tuşuna basmaya alışsa bile kardır. Belki ilk etapta yalnızca oyun oynayacak, ama farklı bir boyuta geçecek.
Bu noktada teknoloji konusunda toplumsal bir merakımız, potansiyelimiz olduğu da söylenebilir mi? Cep telefonlarında olduğu gibi… Evet, biz aslında teknolojiye meraklı bir toplumuz. Bu merak özelliğimiz doğuştan geliyor, yalnızca üzerine biraz ekleme yapmak, eğitmek, heyecan katmak lazım. İşte bu yüzden erişimi kolaylaştırmamız gerektiğini söylüyorum. Telekom altyapısı gerekiyor, sistemin serbestleşmesi gerekiyor ki yatırım yapılsın. Yatırım yapılsın ki internet hızlansın, yaygınlaşsın, ucuz ve kaliteli olsun. Telekom sektöründe özelleştirmeyle serbest pazarın bir an önce oluşması gerekiyor. Telekomu yıllardır özelleştirmeye çalışıyoruz ama olmuyor. Bir yandan da değerini kaybediyor. AB de bizden bunu bekliyor. Önümüzde açılacak ilk konulardan bir tanesi bilgi toplumu ve bilgi teknolojisi. Bizim aldığımız duyum, AB’nin bu konuda -belki biraz da öncelikli olarak- serbest piyasa ortamını isteyecek olması. Artık altyapı konusunda devletin yatırım yapması beklenemez. Ondan beklenen bir an önce bu piyasayı serbestleştirmesi. Özel sektör piyasaya girsin, gerekli yatırımları yapsın. Bu rekabetli ortam fiyatları indirecek, kalitenin belli bir seviyeye çıkmasını zorunlu tutacak, ürün çeşitliliğini, fiyat avantajını getirecek, bu gelişmeler yaygınlaşmayı sağlayacak. Bakın kolay erişebilirlik sorununun çözümünü bulduk.
Bilgi teknolojisi iş hayatını nasıl değiştirdi? Çocukluğumdan bu güne çok değişti. Eskiden müşteri mal almak için elinde çuvalla parayla fabrikanın kapısında beklerdi, fabrika ‘lütfen’ mal veriyordu. Bugünkü iş dünyasının pazarlama kurallarının hiçbiri yoktu. Satıcı müşteri seçerdi. Bugün ise inimizden çıktık, aslanın midesine inip sipariş almaya çalışıyoruz. Müşterinin kapısında tüm rakipler sıraya giriyor. Hepimiz malımızı tanıtıyoruz, anlatıyoruz, övüyoruz, sözler veriyoruz, servisi kaliteyi iyileştirmeye çalışıyoruz. Geçmişte devletin çalışanları gibiydik, artık durum değişti, müşterileri oluyoruz. Demek ki ödediğimiz vergilerle, istediğimiz yönetim şekli için yaratılmasını istediğimiz ortamı, almak istediğimiz servisi kendimiz şekillendireceğiz. Çıkar çatışmaları elbette olacaktır, ancak hepimiz aynı hedef için çalışıyoruz. Serbest piyasa için, bilgi ekonomisi, için, demokrasi için… O zaman birbirimizi dinlemeli, motive etmeli, fikir alışverişinde bulunmalıyız.
Bilgi ekonomisi insan ilişkilerini, toplum hayatını nasıl etkiliyor? Birbirimizden biraz koparıyor mudur dersiniz? Jenerasyonlar arasında fark var. Geçmişteki jenerasyonlar konuşmak için her zaman bir araya gelirlerdi. Biz ise bunu yapmıyoruz. E-posta ile, telefonla, bazen SMS ile işlerimizi hallediyoruz. Bu noktada ben duygusal olarak biraz üzüntü içindeyim. Üzülüyorum çünkü insan kontağı azaldı ve gerçekten buna ihtiyacımız var. Odamıza oturup kapımızı kapattığımızda, bilgisayarımızla bütün dünyaya erişmemiz mümkün. Ama insan ilişkilerini kaybediyoruz. Okuyorum; Amerika’da bazı şirketler Cuma günleri e-posta ile haberleşmeyi yasaklıyor. Bir şey söyleyeceksen masandan kalkıp öbür masaya giderek söylüyorsun. Belki de bunun gibi şeyler yapmak lazım. Sistem geliştikçe insanların birbirleriyle olan dayanışması ve muhtaçlığı azalıyor. Onlar aynı zamanda sürekli oturmaktan şişmanlıyorlar. Bugünden düşünüp önlem almak gerektiğini söylüyorlar. Düşünsenize… Geçmişte arabamızda koltuğun yerini koltuk pompasıyla değiştiriyorduk, pencereyi de aynı sistemle açıyorduk. Şimdi yağmur yağıyor, silecek kendi kendine camı siliyor. O kadar tembelleştik ki… Artık bu tür hareketler için kullanmadığımız enerjiyi başka yerlerde harcamamız lazım. İnsani ilişkilere odaklanmalıyız. Yaratıcılığa yoğunlaşmalıyız. Yoksa her birimiz birer robota benzeyeceğiz.
2023 Türkiye’si için nasıl bir hayaliniz var, çocuklarınızı da düşünürseniz… Çocukları da konuya aldığınız zaman yanıt biraz daha farklı olur. Her şeyden önce ortam güvenli olmalı, sokaklarda rahatlıkla yürüyebilmeliyiz, içimize çektiğimiz nefes temiz olmalı, etrafımıza baktığımızda mutlaka doğayı görmeliyiz. İnsanlar birbirine duyduğu ilgiyi, dayanışmayı kesmemeli, aile kültürü gücünü korumalı. Eğitim sisteminin ezberci ve muhafazakar yapısı değişmeli. Toplum erkek egemenliğinden çıkıp, katılımcı, paylaşımcı eşit ağırlıkların olduğu bir ortama dönüşmeli. Kadın ve erkek arasındaki fark yalnızca fiziksel güç ve doğurganlık olmalı. Erkek de yemek yapmalı, masayı toplamalı, çocuğa bakmalı. Kadın da çalışmalı, üst düzey yönetici olmalı, politikaya atılmalı. Ben çocuklarım için böyle bir ortam hayal ediyorum.
O zaman soruyu bir de diğer taraftan soralım… Eğer halkın devletin müşterisi olması konusuna dönersek, insan yaşadığı ortama şöyle bir bakıyor ve diyor ki; ‘Benim ödediğim ücretle aldığım servis örtüşüyor mu? Servisin kalitesi iyi mi? Zamanında mı? Beklentilerimi karşılıyor hatta geçiyor mu? Böyle baktığınız zaman müşteri ne yapar? Beğenmediğinde; ‘Bu hizmeti senden almayacağım’ diyor. Bunu halk açısından yorumlarsak nasıl bir sonuç çıkar? ‘Buradan başka bir ülkeye gidiyorum.’ İşte Avrupa’nın korkusu bu. Biz bu ortamı beğenmeyip Avrupa’ya gidebiliriz, Avrupa’yı beğenmeyenler buraya gelebilir… Göç bundan oluyor. Bunun için de gelecekte dünya tek bir ülke olacak. Büyük bir sirkülasyon yaşanacak. İnsanlar farklı kültürleri tanımak isteyecekler İnternette gördükleri Çin Seddi’ne dokunmak, incelemek, keşfetmek isteyecekler. Seyahatin önüne geçmek mümkün değil, kültürler dolaşacak. Bunun için de devletin bir şirket gibi müşterisine en iyi ortamı, en iyi servisi, doğayı, eşitliği vb. sağlaması gerekiyor.
Bu açıdan bakınca genç nüfus Türkiye için avantaj mı dezavantaj mı? Genç nüfus bu şirketin potansiyel müşterisi, 1-2 yıl sonra aldığı servis için para ödemeye başlayacak. Demek ki şirketin bugünden başlayarak düşünmesi gerekenler onlar. Çünkü onları kaybederse büyümesini kaybeder, sabit masrafların altından kalkamaz, eski müşterilere takılır kalır… Eski müşteriler de yaşlanınca tazminat talep etmeye başlar. O zaman da Avrupa’nın bugün yaşadığı sorunları yaşamaya başlarsınız. Çünkü onlar da yaşlı bir toplumun sosyal refahını sağlamak zorundalar ve zorluk çekiyorlar. Evet, bizim büyük bir avantajımız var. Bu insanları kaybetmemek için gereken ortamı yaratmak lazım.
Kaynak: Thema/Teknoloji Holding Kurumsal Yayını/5.sayı
|