Elbette ki rekabet edemeyen birçok KOBİ’nin kepenklerini kapatmak zorunda kalması, özellikle de işsizliğin yükseldiği bir ortamda, son derece rahatsız edici bir durum. 2005 sonrası dönemde tekstil ve hazır giyim sektöründe AB pazarlarında Çin’in rekabet gücü nedeniyle ciddi şekilde zorlanacağız; ancak yıllardır varlığını hissettirdiği halde bizim sadece son bir kaç yıldır ciddi şekilde farkına vardığımız ‘Çin tehdidi’ne karşı ticaret kısıtlayıcı önlemlerle sonuç almak mümkün değil. Üstelik Çin mallarının halkın alım gücünü artırdığı, üreticilerimizi katma değeri, verimliliği yüksek ve ayırt edici mal ve hizmet üretimine zorladığı bir dönemde.
Bence, asıl kafa yormamız gereken şey, geleceğin ekonomik süper gücü olarak gösterilen ülke ile bugünden başlayarak karşılıklı menfaatlere hizmet edecek, 1.3 milyarlık bir ortaklığı nasıl geliştirebileceğimizdir. Yanıtı ‘Çin’ olan şu soruları hiç akıldan çıkartmayalım:
- Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi hangisi?
- İçinde yer almamayı hayal bile etmemeniz gereken ve satın alım gücü her geçen gün artan pazar
- ABD ekonomisinin iflas bayrağını çekmeden yüzer gezer pozisyonda kalmasını sağlayan fonların kaynağı
- Dünya ticaret hacmindeki genişlemenin gerisindeki motor
- Dünyada doğrudan yabancı yatırım akımları son üç yıldır azalırken geçen yıl ABD’yi tahtından indirerek en fazla yabancı sermaye çeken ülke konumuna yükselen ülke
- Döviz değerini dolar ve Euro aleyhine manipüle eden gayri-adil tüccar ülke
- Ucuz üretim üssü olarak Batı’nın istihdam imkanlarını tek tek elinden alan dev goril
- Önümüzdeki 20 yıl zarfında günlük petrol ithalat gereksinimi bugünkü Suudi üretimi ile eşdeğer olması beklenen enerji açı ülke
Hiç kuşkunuz olmasın bu sorulara verilecek yanıt daha uzun yıllar değişmeyecek. Dolayısıyla, sadece ‘Orta Krallık’tan iç piyasaya akmakta olan ucuz ithalatın üretim, istihdam ve dış ticaretimiz üzerindeki olumsuz etkisi üzerine odaklanılması Çin ile ilgili mevcut değerlendirmelerin eksik kalmasına, erken yola çıkarak yakalanabilecek birçok fırsatın ufkumuzdan çıkmasına yol açıyor.
Çin ile Yaşanan Sıkıntılar Sadece Türkiye’ye Özgü Değil Çin, dünya ekonomisinde karşılaştırmalı üstünlüğü olduğu her alanda rakiplerine ‘hodri meydan’ diyor. Serbest ticaret ve yatırım liberalizasyonunun nimetlerinden en fazla yararlanan ülke. Başta Kore ve Japonya ile Güneydoğu Asya ülkeleri olmak üzere bölgesel komşuları birçok alanda üstünlüklerini Çin’e kaptırdılar. Şimdi bir üst lige çıkarak Çin’in dinamizmini kendi lehlerine nasıl kullanacaklarını düşünüyorlar. Meksika da bizimle aynı kategoride. NAFTA, ABD pazarlarına girmede sağladığı avantajları Çin’e kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya. ABD ve AB pazarları da ticarette dengesizliği giderek açan bu meydan okumaya karşı önlemler düşünüyorlar. Peki biz bu ülkelerin Çin politikalarını yeterince biliyor, bunlardan dersler çıkartabiliyor muyuz? Pek emin değilim.
Şurası bir gerçek ki, ‘Çin vakası’ bazılarının sandığı gibi öyle gelip geçmeyecek. Kalıcı ve uzun dönemde yansımaları devam edecek, korumacılığa ya da tepkiye dayalı kararlar ile üstesinden gelemeyeceğimiz bir ‘meydan okuma’ ile karşı karşıyayız. Dolayısıyla, bu gerçeği kafalarımıza yerleştirmeliyiz. Fotoğrafın bütününü dikkate alan, ayakları yere basan orta ve uzun vadeli ortaklık stratejileri geliştirmeliyiz.
Dahası, ‘tehdit’ paranoyasının ötesine geçip bu ülke ile ilişkilerimizin aynı ölçüde önemli yatırım, teknoloji, finansman, jeopolitik ve kültürel boyutlarını da mutlaka değerlendirmelerimizin çerçevesi içine almalıyız.
Bu Ülkeye Yönelik Stratejinin Temel Ayakları Neler Olmalı? Çin’e yönelik ekonomi ağırlıklı stratejik ortaklık geliştirilmesi önerilerini ilk defa ‘Yeni Ekonomik Süper Güç Çin ve Türkiye’ (1994, TUSIAD), ve sonrasında ‘Türkiye İçin Yeni Bir Ekonomik İlişkiler Stratejisine Doğru’ (1998, TÜSIAD) ve ‘Geleceğimiz Asya’da mı?’ (2000, Milliyet Yayınları) çalışmaları ile sunduk.
Hatta o zamanlar Ankara ve Pekin’de Çinli stratejistlerle bir dizi beyin fırtınası da yapıp sonuçlarını devlet başkanlarına arz ettik. Özellikle Çin tarafı, bu konuyu ciddiye alıp bizimle hevesle çalıştı. 1999’da koalisyon hükümeti programına Çin ile ilişkilerin daha da geliştirilmesi, ilk defa bir hedef olarak konuldu. Lakin, aradan geçen zaman zarfında, uzaktan görebildiğim kadarıyla, bu çabaların arkası gelmedi. Turgut Özal’ın 1980'lerin ortasında attığı ‘yol açıcı’ adımların gölgesinde ilerliyoruz hala.
Genellikle firmalarımız Çin’i ya ithalat ya da ucuz üretim üssü olarak görüyorlar. Çin’deki toplam Türk yatırımı 25-30 milyon dolar civarında, ancak bazı firmalarımız Çin’de önemli işler yapmaya başladı. DEIK’in yetenekli ekonomisti Altay Atlı’nın anlattığına göre, Enka Holding’e bağlı Çimtaş firmasının Ningbo kentinde enerji sektöründe kullanılan çelik komponentleri ürettiği bir tesisi var. Geçtiğimiz aylarda da Koç Holding, Demirdöküm’ün Bozüyük’teki tesislerini parçalar halinde 43 konteyner ile Çin’e taşıdı; burada yağlı radyatör üretimine başladı. Arçelik'in Çin fabrikalarında üretim projeleri var. STFA ve ENKA’nın, bazı mimarlık firmalarımızın ön denemeler yaptığı kulağımıza geliyor. Baycan sakızları ile ilgili yatırım ortaklığı neredeyse üretime geçmeden sona erdi.
Hazine Müsteşarlığı verilerine göre Türkiye’de 107 Çin sermayeli firma faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerdeki toplam Çin sermayesinin tutarı ise 4.7 trilyon TL. Resmi rakamlara yansımayan ticaret ve yatırım hacminin çok daha büyük olduğunu tahmin etmek güç değil.
AB üyelik sürecinin hızlanması, ABD ile ilişkilerdeki gerginlikler, Rusya ve Ortadoğu ile yakın temas arayışları, beklenmedik bunalımlar Çin’i siyasi bakımdan Ankara’nın gözünde geri plana itti. Ancak stratejik menfaatleri düşünen birilerinin, Çin’de ileride değerlendirilebilecek, “tohum atma” kabilinden girişimlerde bulunması gerekiyor.
Hangi sahalara yönelinmeli? Asya’nın doğu ve batı uçlarındaki iki ülkenin geniş işbirliği imkanları var, ancak mevcut tablo bu konuda pek iyimser olmamıza izin vermiyor. Tekstil, inşaat, gıda dahil birçok sektörde Çin, uluslararası pazarlarda önde gelen rakiplerimiz arasında. Dünyada kimse Çin ile kolay kolay rekabet edemiyor. Çin ile rekabet için katma değeri daha yüksek olan ürünlere yönelmek, yaratıcı düşünmek, yoğun çaba sarfetmek gerektiğini herkes biliyor.
Türkiye’nin ilk defa Çinli turistlerin gidebileceği ülkeler listesine katılması tabii ki önemli bir başlangıç. Şayet beklentileri ve tatil anlayışı farklı olan Çinli turiste hitap edecek altyapı ve hizmetler vakit geçirmeksizin sunulabilirse, önümüzdeki on yıl zarfında ‘Orta Krallık’tan gelir düzeyi yüksek turistleri çekmek pek zor olmayabilir. Bu alanda potansiyel geniş, ancak ‘1.3 milyarlık nüfusun yüzde 1'ini çeksek yeter’ gibi ham hayallere de kapılmamak lazım. Geçen yıl sadece 18,000 civarında Çinli turist geldi. Uzun vadeli bakış açısıyla meyvesini beş-on yıl içinde yiyebileceğimiz girişimleri, önlemleri gündeme sokmalıyız bu alanda. ‘Tekstil ve Konfeksiyon Anlaşması’na tabii olarak 2005 yılında kotaların kaldırılmasından yararlanacak olan Çin’in DTÖ üyelerine uygulanan tarifelerden yararlanması dünya tekstil ve konfeksiyon pazarlarında daha çetin bir rekabet yaşanması sonucunu doğuracak. Çin kaynaklı konfeksiyon ürünlerinin büyük çoğunluğu düşük ve orta kaliteli ürünler olmasına rağmen bu ülkenin hazır giyim sanayii, özellikle Hong Kong’daki üreticilerin girişim ve faaliyetleri ile yüksek katma değerli ve kaliteli üretime doğru yöneliyor. Dolayısıyla, tekstilde, 2005 sonrası dönem, bizim konumumuzdaki ülkeler için gerçekten zor olacak. Kalan süre zarfında, tasarım, üretim ve pazarlamada markalaşmak, kaliteyi yükseltmek, Çin dahil, rakiplerimizle uluslararası işbölümüne dayalı stratejik ortaklıklar kurmalıyız.
Ülkenin en batısından en doğusuna uzanacak 3,900 km’lik Sincan-Şanghay doğal gaz boru hattının yapımını PetroChina, Shell, Exxon Mobile ve Rus Gazprom şirketleri üstleniyor. Yaklaşık 9 milyar dolar harcanacak. Burada, şayet erken aşamada projelere katılınabilirse, Türk müteahhitlerine iş düşebilir. Aynı şekilde doğu Sibirya'dan Pasifik okyanusuna uzanacak, bu arada bir bölümü Çin'e saparak Daqing'e eklenecek, boru hattı da göz önünde bulundurulmalı. Ülkenin dört bir yanında devletin milyarlarca dolar akıttığı altyapı projeleri de öyle. Dünyanın en büyük çelik üreticisi (91.8 milyon ton) olan Çin, aynı zamanda uluslararası piyasaları altüst edecek (ve önemli bir ihracat kalemi olduğu için bizim ticaret hacmimizi de dalgalandıracak) büyüklükte ithalat da yapıyor.
2008’de yapılacak olan Olimpiyat Oyunları da Türkiye ile Çin arasındaki ticaret/yatırım/müteahhitlik faaliyetlerini geliştirmek için iyi bir fırsat oluşturuyor.
Finans sektöründe yeni işbirliği imkanları doğuyor. Nitekim, Garanti Bankası uzak görüşlü bir stratejik kararla Şanghay’da temsilcilik açtı. İç tasarruflara çok düşük faiz verildiğinden, yurtdışına önemli bir sermaye kaçışı var. Çin, dünyadaki en büyük yabancı yatırımcılar arasında ilk 7 içinde yer alıyor. Şayet güven ortamı oluşturulabilirse Çin’den ülkemize hatırı sayılır sermaye çekmek de ihtimal dahilinde. 1997’de egemenliği Çin’e devredilen Hong Kong’u da bu tabloda hak ettiği yere oturtmak gerekiyor. Borsa ve mali aracı kurumlar arasındaki işbirliği de sıkılaştırılabilir.
Orta Asya'daki köktendinci hareketin yayılarak Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’ni etkisi altına alması olasılığı, Pekin'i ciddi şekilde kaygılandırıyor. Türkiye'de bazı grupların Çin'in kuzey-batı bölgesindeki Turkik ve dini ayrılıkçıları desteklediği kanaati, son yıllara kadar yaygın görüştü. İki ülke arasında imzalanan güvenlik işbirliği anlaşması siyasi ilişkilerdeki bulutları ve güvensizlik ortamını bir ölçüde dağıttı. Orta Asya ve Sincan bölgesi bağlantılı sınır ötesi projelerde Türk işadamlarının etkin rolleri üstlenmesi düşünülebilir.
Sadece iki ülke arasındaki ticari/yatırım ilişkileri değil, Türkiye üzerinden üçüncü ülkelere (AB Gümrük Birliği’nin avantajları dahil) Çin mal ve hizmetlerinin sunumu, ortak yatırım projeleri geliştirilmesi de (Rusya, Orta Asya, Ortadoğu) mümkün. Bence, iki ülkenin rakip olduğu sahalarda bile işbirliği imkanları mevcut;iş, tamamlayıcılık noktalarının iyi tanımlanmasında yatıyor.
Çinli’nin gözünde Türkiye, AB pazarına giriş kapılarından birisi. Aynı zamanda Ortadoğu ve Kafkas petrolleri ile ilgili tedarik güvenliği senaryolarında önemli bir ülke. Çin’den başlayıp Orta Asya’yı boydan boya geçen ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanması öngörülen ‘İpek Demir Yolu’ projesi ulaşım maliyetlerini azaltmak bakımından önemli. Ayrıca, Çin mallarının dağıtım üssü olabilmek için Doğu Akdeniz, Karadeniz, Doğu Anadolu ve Trakya’da elverişli koşullarda antrepo imkanları yaratılabilir. Enerji sektöründe termik santral, küçük hidroelektrik teknolojisi, boru hattı inşası gibi alanlarda ortaklıklar geliştirilebilir. Çin’in uydu fırlatma teknolojisinden, savunma sanayi alanındaki işbirliği arzusundan da yararlanılabilir.
Birkaç yıl önce OECD için hazırladığım bir çalışmada Çin’in önümüzdeki 30 yıl zarfında petrol ithal gereksiniminin günlük 10 milyon varile ulaşacağı (ki bugünkü ABD’nin toplam ithalat rakamıdır. Suudi Arabistan’ın günlük petrol üretiminden de 2 milyon varil fazladır), bu durumun dünyadaki ekonomik ve jeopolitik dengeleri kökünden sarsacağı, Türkiye’nin en fazla etkilenen ülkeler arasında olacağı öngörülüyordu.
İki Tarafda Birbirini Pek İyi Tanımıyor Birbirimizi basmakalıp imajlarla tanıyoruz. Hem kültürel hem siyasal hem de ekonomik alanlarda karşılıklı cehalet olduğunu söyleyebiliriz. Belki de tanıtım için harcanacak her kuruşun karşılığının, en iyi geri alınacağı ülke Çin. Genellikle Arap ülkeleri ile aynı kefede görülüyoruz sokaktaki Çinli tarafından. Sincan bölgesindeki Uygur azınlık ile bağlantımız da hemen kafalarda kurulabiliyor. İmajımız, öyle yerleşik ve önyargıya dayalı değil. Doğru ve olumlu mesajlarla Türkiye, dünyada her beş kişiden birisinin yaşadığı bu ülkedeki imajını süratle iyileştirebilir. Olumlu imajlar şırınga edilebilir Çinli beyinlere. Bunun getireceği siyasi ve ekonomik yararları saymaya gerek var mı?
Bu arada, ‘bilgi güçtür’ deyişinden hareketle ve devlet-özel sektör işbirliği ile Çin hakkında (üniversiteler, ticaret müşavirlikleri ve düşünce üretim kurumlarınca) düzenli şekilde derlenecek siyasi ve ticari istihbaratın en geniş şekilde ilgili çevrelere yansıtılmasına da öncelik verilmelidir.
Çin Trenini Kaçırmamak İçin Nihai analizde, devlet bürokrasisinden ziyade, özel sektörün ‘Çin Seddi’ni aşmayı hedef edinmesi, devletin de ekonomik diplomasi yoluyla destek sağlaması başarının bence ön koşulu. Ayakları yere basan, Çin’in ve ülkemizin öncelik ve gerçeklerinden hareket eden pratik bir strateji geliştirmek zorundayız. Sadece ekonomik ilişkileri değil ayni zamanda siyasi, askeri, teknolojik, enerji ve kültürel/tanıtım boyutlarını da kapsayacak ve uygulanmasını adım adım izleyecek siyasi sahibi olan bir strateji. Bu stratejiyi iki ülke başbakanlarının tayin edecekleri bir Türk-Çin akil adamlar grubu hazırlayıp siyasi liderlere ve iş dünyasına sunabilir.
Aksi takdirde her zaman olduğu gibi şikayetler ve öneriler buz üzerine yazılı kalır. Şayet Asya trenini ve onun Çin vagonunu kaçırmak istemiyorsak, bölgeye cömertçe siyasi ve ekonomik yatırım yapmaktan çekinmeyelim. Özellikle de Çin’i daha iyi anlamamızı sağlayacak Sinologlara, kültür adamlarına, genç girişimci ve tüccarlara ve bu ülkede fiziki mevcudiyet kuracak olanlara. Karşılığını kısa vadede geri alamayacak bile olsak, inanın orta ve uzun vadeli getirisi çok yüksek bu yatırımın.
Kaynak: www.tim.org.tr
|