Türkiye’nin uzun yıllar üretim merkezi olarak konumlandığı, ekonominin amiral gemisi olarak görülen tekstil sektörü, dünya pazarındaki yeni oyuncuların varlığı ile ciddi bir krize girdi. Bu noktada, sektörün yüzde 80’lik bölümünü oluşturan KOBİ’lerin rekabet güçlerini kaybetmemek için kıran kırana bir mücadeleye girdiler. Pazarda ürünler birbirinin aynı, kalite ve standartlar aynı, kar marjları ise düşme eğiliminde… Bu kısır döngüden çıkıp, talep yaratmanın yolu ise, belki de diğer sektörlerden daha acil ve kritik olarak ‘yenilikçilikle’ ilerlemekten geçiyor.
Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği (TGSD) Başkanı ve Hey Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Aynur Bektaş, sektörün geleceği konusunda hiç de umutsuz değil. Yeni ve bilinmeyen alanlara yönelerek, kendimize özgü değerleri öne çıkarak, birleşerek, güçbirliği ile hareket ederek, rekabet avantajı yaratabileceğimizi söylüyor.
KF: Sektörün büyük bir bölümü oluşturan KOBİ’leri önümüzdeki günlerde ne tür riskler bekliyor? Tekstil sektörünün yüzde 80’lik bölümünü KOBİ’ler oluşturuyor. Ancak KOBİ’ler ölçek ekonomisinden yararlanamıyor. Onlara destek verip, varolan yapılarını bozmadan birlikte hareket etmelerini sağlayacak, liderleri olan organizasyon yapıları kurmalıyız. Böylelikle büyük bir ölçek yakalayabiliriz. Bunu da firmalardan oluşan kümeler, ihracat birlikleri veya sivil toplum örgütleri ile birlikte yapabiliriz. Örneğin; bir KOBİ kumaşta büyük bir sipariş aldığında, bir grup kumaşı destekler, bir diğeri dikimi yapar, bir başkası aksesuarlarıyla, baskı veya nakış işiyle ilgilenebilir.
KF: Bunun için nasıl bir yol izlenmeli? Bu tür bir çözüm mümkün olan en kısa zamanda geliştirilemezse, ‘KOBİ’ diye bir kavram kalmayacaktır. Türkiye bugün 1 milyon tona yakın pamuk üretiyor, hızlı yükleme yapabiliyoruz, esneğiz, genç nüfusa sahibiz, her türlü mal üretiyoruz, verimliyiz ve coğrafi açıdan Avrupa’ya çok yakınız… Bu özelliklerimizle çok avantajlı konumdayız. Avrupa’nın Çin’i gibiyiz. KOBİ’ler de bu avantajları iyi kullanabilir. Örneğin; kendi pazarlarını yaratamayan bir KOBİ büyük bir firmanın fasonculuğunu yapabilir ya da büyük firmaların yapamadığı aktif pazarlamayla aldığı malların bir kısmını Türkiye’de üretebilir. Çin’e ağlamayı bir kenara bırakıp, maliyet hesabı yapmaktan vazgeçip, model ve tasarımları geliştirmeliyiz. Bu noktada yurtdışında devletin verdiği imkanlardan da yararlanılabilir.
KF: Peki dış pazarlar? Devlet birçok konuda KOBİ’lere destek veriyor. Örneğin; yurtdışında mağaza açtığınızda kiraların bir kısmının devlet tarafından ödendiğinden birçok KOBİ’nin haberi yok. Küreselleşen dünyada, sınırlar olmaksızın herkes birbirine rakip oldu. Onun için herkes öncelikle ‘Ne yapıyorum?’ ‘Neredeyim?’ diye düşünsün. Yurtdışındaki pazarları gezip, neler yapılabileceğini araştırsınlar. Örneğin 10 KOBİ bir araya gelip yurtdışında bir tasarım ofisi açabilir. Pazardaki müşteriler bir gün onlara sipariş vermemeye başlayacak, artık bunun unutulmaması gerekiyor. Her koyun kendi bacağından asılacak. Türkiye’nin dışında bir dünya, hatta ‘uzay’ var artık…
KF: Fark nasıl yaratılacak? Farklılığın farkında olan, fark yaratabilen ve geleceği görebilen herkes rekabetçiliği aşabilir. Bugün yalnızca İtalya, Çin ya da Amerika değil, Afrika’da adını daha önce hiç duymadığınız bir ülkenin bile size rakip olabileceğini hesaplamalısınız. Bunun yanında aktif pazarlama yapmanız gerek. Örneğin; yurtdışında bir yabancı ile görüşmenizde, sizden hiç ummadığınız renkte, farklı bir konsept yaratılması isteniyor. Tasarımcılar bu renkle neler yaratılabileceğini, yanında hangi rengin olabileceğini çiziyor ve o konsept yaratılıyor ama o çizilen malı 1 ay içerisinde teslim etmek zorundasınız, yoksa modası geçiyor. Özetle fark yaratmak yetmiyor, aktif pazarlama ile pekiştirip yenilikçi bir yapıya sahip olmalısınız.
KF: Türk tekstili nasıl yenilikçi olabilir? Bugün Pakistan’dan Hindistan’a, Çin’e kadar dünyanın her ülkesi keşfedildi ama biz daha keşfedilmedik. Eurovision’da tüm dünya Osmanlı çizgilerini ve oryantalini gördü. Şimdi Türkiye’nin giyimdeki gibi etnik değerlerini dünyaya tanıtma zamanı. Basma, kemer, oya işi gibi sayısız yöresel değerimiz var. Bunları ortaya çıkarıp, showroom’larda dünyaya tanıtmamız gerek. TGSD olarak bunun öncülüğünü yapıyor ve üniversitelerle çalışıyoruz. Avrupa artık yenilik peşinde, onun için biz de yurtiçi ve yurtdışındaki tasarımcıları bir araya getirmeyi düşünüyoruz. Anadolu’dan toplayacağımız bu değerleri Türk tasarımcılara teslim edip, onların çizdiği modellerle yabancı tasarımcılarla paylaşarak yeni bir dönem açmayı hedefliyoruz. Türkiye’nin keşfedilmeyen etnik değerlerinin yeni bir moda akımı yaratacağına inanıyorum.
KF: Türkiye’de bugüne kadar atılan adımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de tekstil ve hazır giyim sektöründe Nisan ayı sonunda yüzde 9-10 oranında ihracat artışı oldu. İrili ufaklı bazı firmaların arenadan çekilmeye başladığını görüyoruz. Büyük ölçekli firmalar verimliliği arttırdı, çok rahat sipariş alıyorlar, yurtdışında tasarım ofisleri açtılar, aktif pazarlama yapıyorlar. Müşterinin yanındalar, yabancı tasarımcılarla çalışıyorlar ve ürünlerini artık İtalya, Almanya, Amerika ve İngiltere gibi ülkelerde satmaya başladılar. Türkiye üretimde bir markaydı artık tasarımda da bir marka olma yolunda ilerliyor. Marka denilince yalnızca Dolce Gabbana, Gucci, Mango ya da Zara diye düşünmüyorum. Önümüzde duran İtalya örneğindeki gibi bir isim çıkartamasak bile 20-25 markayı binlerce alt markayla destekleme yoluna gidebiliriz.
KF: Bunu nasıl başaracağız? Bu işe dünyada hala keşfedilmemiş olan ülkeleri keşfederek başlayabiliriz. İrlanda, İskoçya, vb. gibi… Türkiye ise hala mevcut pastadan pay almaya çalışıyor. Yanı başımızda duran Polonya, Rusya, Almanya ve İngiltere gibi yerleri bile henüz yeterli derecede keşfettiğimiz söylenemez. Bunun yanında KOBİ’ler bu anlamda finanslarını çok iyi yapılandırmalıdır. Yalnızca iş, sipariş değil, finansmanını da iyi ayarlayabilen, ucuz kredi bulabilen, krediyi ne zaman, nerede, nasıl kullanacağını bilen, reklam, promosyon açısından da doğru firmalarla iş yapabilen her KOBİ gelişecektir.
Kaynak: KobiFinans Dergisi 7.Sayı
|