Bir iktisatçı yetenek ekonomisini nasıl yorumlar? Küreselleşme ile başlar, rekabete uzanır, maliyetleri ölçüp biçer, risk ve tehlikeleri görür, uyarılarını yapar. Haliyle biraz da bardağın boş tarafını görür! "Yetenek tek başına yetmez, finansmanı, pazarlamayı, işadamlığını da iyi bileceksiniz ki fikriniz değer yaratsın" der. Bunu yapamayanlara da prim vermez.
İşin şakası bir yana, Akat konuşurken, yeteneği güçlendiren, işe dönüştüren altyapıyı sorguluyor. Türkiye’nin eğitim sistemine kadar uzanan farklı bir perspektifi ortaya koyuyor. Dünyada büyük değerler yaratan iş fikirlerinin yanında, finansmanı, rekabet koşullarını, pazarlamayı ya da teknolojiyi kullanmasını bilmeyen binlerce başarısız girişimciye de gönderme yapıyor. Dolayısıyla, Akat’a göre bardak hem dolu, hem boş.
Günümüzün ekonomik dünyasında küçük ölçekli şirketler, girişimciler, bir anda milyar dolarlık değerler yaratıyor. Yeteneğe bağlı bu yeni ekonomik düzende herkesin eşit fırsatlara sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? Bilgisayar ve bilgi teknolojilerindeki gelişme dünyayı birbirine daha iyi bağlayarak, eskiye oranla, az gelişmiş ülkelerdeki firmaların dünyaya daha kolay entegre olmasını sağladı. Küreselleşme bir anlamda herkese yeni koşullara uyma külfetini de yüklüyor. Eskinin devamı ile ayakta durmak zorlaşıyor. Bu külfet aynı zamanda büyük fırsatları da beraberinde getiriyor. Otuz-kırk yıl önce internet yokken, Hindistan’da ya da Türkiye’de bir şirket kurduğun zaman pazarda kendine bulabileceğin yer ile bugün bulabileceğin yer arasında büyük fark var. Öte yandan internet ortamı teşebbüs patlamasına yol açtı. Tabii dolandırıcılığa da yepyeni bir boyut getirdiğini söylemeliyiz. Çünkü müteşebbisin önü açıldığında yetenek, bilgi ve imkanlarını mutlaka iyi yönde kullanacağının garantisi yok. Ama her şeye rağmen, bahsettiğiniz eşitlik ortamının oluşmaya başladığına katılıyorum.
Yetenek ekonomisi konusunda iktisatçıların genel tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz? İktisatçılar bu tür yeni ekonomi anlayışlarına genellikle fazla önem ve değer vermiyorlar. İktisadın temellerini atan, teorisini oluşturan insanların, içinde yaşadıkları çağın yapısına uygun şeyler söylediklerini görüyorsun. Onların döneminde elektrik yok, buhar makinesi yok vs. İktisatçıların tepki göstermesinin temelinde de aslında bu durum yatıyor. Ancak şunu da unutmamalı ki, bir şirketin teknolojik yatırımları istediği kadar kuvvetli olsun, patronu yetenekli olsun; eğer kötü yönetiliyorsa, batar. Bu kadar basit.
Yeni gelişen bu ortamın rekabet koşullarına etkisi nasıl oldu? Neler değişti? Küreselleşme koşulları içinde daha geniş bir coğrafyada rekabet edebilmek zorunlu hale geldi. Rekabetin şartları da ağırlaştı. Hizmet sektörlerinde dahi internet üzerinden rekabet ediliyor. Rekabet demek; eskisine kıyasla daha dikkatli olmak, maliyeti daha düşük tutmak, hem üretim hem de maliyet sürecine daha hâkim olmak ve pazarlamayı daha iyi yapmak demektir. Bunların hepsi yeni teknolojinin tabanıdır. Bir diğer önemli nokta ise; mali gücün önemi. Bu da ancak mali piyasaları kullanarak olur. Yeni teknolojiler buna da imkân veriyor. Örneğin, Hindistan’ın yükselen yeni şirketlerine baktığımızda, yalnızca işlerini iyi yapmakla kalmayıp, New York borsasını da iyi kullandıklarını görüyoruz. Finans piyasalarını kullanamayan şirket, yalnızca yaptığı işten elde ettiği kârla büyüyebilir. Bu da rekabet gücüne ciddi bir kısıtlama getirir. İşin uluslararası finans piyasası boyutunu iyi görmek gerekiyor. Sonuç olarak, daha iyi rekabet edebilmek için teknolojiyi ve finans piyasalarını iyi kullanmak gerekir.
Piyasanın yeni aktörleri arasında artık "Fikir avcıları" var, fikirlerle şirketler veya fonlar arasında arabuluculuk yapanlar var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bir tarafta piyasada iş yapacak iyi bir fikir var, diğer tarafta ise yönetim yetenekleri olan, parası olan insanlar. Tabii bu ikisi olunca, hemen bunları evlendirecek başka adamlar da ortaya çıkıyor. Öte yandan, işin finans piyasası boyutunu küçümsememek gerekiyor. İsterseniz, teknoloji açısından en büyük buluşu yapmış bir dâhi olun, eğer ondan ticari olarak yararlanamıyorsanız ve finans yapısını kuramıyorsanız, fikrinizi bir başkası alır. Çünkü teknoloji taklit edilmesi son derece kolay bir alandır. Bill Gates’in gerçek başarısı yeni programlar yazmış olması değil, onlardan böylesine büyük bir şirket yaratmış olmasıdır. O da finansmanla ve iyi işadamlığı ile olur. Bu nedenle, yeni teknolojiler ortaya çıkarmakla iyi iş adamı olmayı ayrı ayrı değerlendirmeliyiz.
Bu noktada denge nasıl tutturulur? İşin püf noktası ve önemli tarafı; önce fikri sonra da işi yönetmektir. Artık rekabet koşulları değişti. Yönetimi iyi yapılan iyi bir fikir, dev şirketleri geçebiliyor. Üretimle ilgili iki teknik bilgi çok önemli: Bir, ürününü kaliteli ve ucuza yapacaksın. Örneğin, kaliteli ama ucuz araba üreteceksin. İkinci olarak da ürününü rekabet edebilecek fiyata satacaksın. Onu yapabilmek için de mali gücünün olması gerekiyor. Bunun yolu da yönetim, teknoloji ve finans bilgisine sahip olmaktan geçiyor. Onları doğru yapanlar öne çıkıyor, yapamayanlar da öne çıkanlar tarafından yutuluyor. Bu iki özelliklerin hiçbiri diğerinden daha az önemli değil. Üçünün de aynı iyilikte yapılması gerekiyor. Sac ayaklarından birini eksik bırakan, tam yapanlar tarafından alt edilir.
Peki, bundan sonrasını nasıl düşünüyorsunuz,? İleride ne olur? Genellikle bu tip büyüme dönemlerinin ardından ufak tefek reaksiyon dönemleri gelir. Şimdilerde bu tür eğilimler var. Korumacılıklar arttı. Ben onların kalıcı olacağını sanmıyorum. Şu anda yükselen Çin ve Hindistan var. İki ayrı yoldan yükselmelerine rağmen benzer yerlere gitmeye çalışıyorlar. Türkiye de bu trende yol alma potansiyeli olan bir ülke ve başarılı olacağını düşünüyorum.
Peki, bu başarıyı sağlamak için ne yapılması gerekiyor? Eğitim büyük önem taşıyor. Türkiye’de ezber mantığı var. Evet, ezber güzeldir ama verimli değildir. Şöyle düşünelim; 2000 yılında doğan ve 2006’da ilkokula başlayan bir çocuk 2040-2050’li yıllarda üretken olacaktır. O yıllarda da kişi başına düşen gelirin Avrupa standartlarıyla çok yakın olacağını düşünürsek, bu verimlilik daha çok artacaktır. Bugün için baktığımızda ise; yetişen çocuklar yıllık otuz, kırk ya da elli bin dolarlık gelir üretebilecek şekilde bir donanımla mı yetiştiriliyorlar? Bu olmuyorsa dönüp nedenlerine bakmak gerekir. Bunun cevaplarını da Dünya Bankası, hazırladığı raporda çok güzel veriyor.
Peki, bugünün iş dünyasında yapılması gerekenler için ne söyleyebilirsiniz? Özet olarak şu üç maddeyi sıralayabilirim: İnsanlar bildiği işi yapmalı, doğru bildiği işe çok dikkatle girmeli, bunu yaparken mali yapısını devamlı kuvvetlendirmeyi bilmeli. Mali yapısı güçlü olan, bildiği işi yapan ve temkinli olmayı bilen şirket kendi yaşam alanını yaratır.
Türkiye piyasasında uzmanlaşmaktan çok çeşitlilik görülüyor. Bu farkın nedeni nedir? Türkiye gibi büyük bir ekonomi çok sayıda sektörde varolmak zorunda. Örneğin Almanya’nın çok önemli niş alanlarda firmaları bulunuyor. Çünkü başka türlü olması mümkün değil. Yetmiş milyonluk bir nüfus, çeşitlenmiş bir ekonomi demektir. Olsa olsa ihracatında bazı sektörlerin payı diğerlerine kıyasla daha fazla çıkar. Ama ekonominin tümüne baktığında son derece çeşitlenmiş bir ekonomi olma zorunluluğu var.
Mevcut düzende yine insanlara yatırım yapmak gerekiyor, değil mi? Bu zaten mevcut sistemimizin önemli sorunlarından biri. Mevcut sistem insanların kendilerine de yatırım yapmalarını zorlaştırıyor. Amerika’da hangi yaşta olursan ol, üniversitede ders alabilirsin. Ama bizde üniversiteye giriş sınavı gibi bir şey var. ’Hayır giremezsin, önce sınavı geç’ diyoruz. Oysa insanları sürekli olarak eğitim hayatıyla içiçe olmaya teşvik etmeliyiz. Bu arada tabii özel teşebbüsse de eğitimin toparlanması konusunda çok büyük rol düştüğünü söylemeliyim; hem şirket içi eğitimlerde hem de şirketlerin kendilerine personel yetiştirmesi için. Vakıflara, şirketlere bu imkânlar veriliyor, onların da destek olması gerekiyor. Batıda bu çok yaygın. Şirketlerin bir kısmının kendi çıkarı için, bir kısmının da toplumun çıkarı için bu işe girmesi şart.
Kaynak: Teknoloji Holding Kurumsal Yayını “THEMA”dan alınmıştır.
|