Artık yüksek kar marjları ile satış yapma dönemi bitti. Geçmişte 5 kazanıyorsanız, artık 2 ya da 1 kazanacaksınız! Müşteri krizde de, krizden sonra da artık, harcama konusunda daha dikkatli. Aynı parayla artık daha fazla ürün ve hizmet almak istiyor! Daha iyi yaşamak istiyor, sosyalleşiyor, talepleri artıyor… Parasını da dikkatli kullanıyor. Bu durum, özellikle perakendecileri yakından ilgilendiriyor. Artık, ardı ardına mağazalar açmak, zincirler yaratmak çok cazip bir satış kanalı olmayacak…
Birleşmiş Markalar Derneği (BMD) Başkanı Ekrem Akyiğit, yeni dönemde tüketicinin ve ona bağlı olarak perakende sektörünün kabuk değiştireceğini düşünüyor… Ona göre Türk tüketicisi, krizi bir tarafa koyarsak, artık daha sosyal, daha bilinçli, daha az parayla, daha iyi yaşamak, daha fazla satın almak istiyor. Bu noktada ise perakende sektörünü radikal bir değişim bekliyor.
Akyiğit, KobiFinans Dergisi’nin Ekim-Kasım-Aralık 2009 sayısında yer alan özel röportajında, sektörün yeni profilini anlattı.
Sizce bu kriz dengeleri ne kadar değiştirir? Herşey bir süre sonra eskisi gibi olacak mı dersiniz? Yoksa yeni bir geleceğe mi hazırlanmalıyız? Aslına bakacak olursanız, teknolojinin ve iletişim araçlarının gelişmesi ile değişim başlamıştı. Fakat kimse bunun farkında değildi, yavaş yavaş oluşan parametreler, bir anda hızlı bir aksiyon yarattı. Evet, şimdi baktığınızda artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını görüyoruz. Bu perakende sektörü ve markalar için de geçerli... Onların yapılanma tarzları da değişmeye başladı. Tedarik zincirleri ve bunların yönetimi ağırlık kazandı, markaların "arlığını sürdürebilmesi için kritik bir konuma geldi. Müşteri eskisinden çok daha önemli... Bilgiyi hızlı bir şekilde alıp, ona hızlı bir tedarik zinciri ile tekrar sunmak çok kritik bir nokta... Dolayısıyla eski iş yapış biçimleri yerini yeni modellere bıraktı.
Peki, tüketimin canlı döneminin de artık bittiğini söyleyebilir miyiz? Tüketim balonu patlamadı. Aslında Türkiye için bundan sonra daha da hızlanacağını düşünüyorum. Perakendenin iş yapış modeli değişince, aslında müşteri de adet olarak daha fazla tüketmeye başlayacak diye düşünüyorum. Çünkü tüketim için ayırdığı parayla satın aldığı ürün sayısı arttı. Aynı zamanda şehirli insanın davranışları değişti. Artık insanlar dışarıda daha fazla zaman geçiriyor, sosyalleşme artıyor. Dışarıda sunulan ürün ve hizmetler eskisi kadar pahalı değil. Örneğin bir Türk kahvesini eskiden 4-5 TL'ye içerken, şimdi 2 TL ödüyorsunuz. Daha ucuza daha iyi hizmet alıyorsunuz. Önceden 1000 TL'ye aldığınız bir takım elbiseyi bugün 250 TL'ye alabiliyorsunuz. Diğer taraftan, müşteriler kendi ekonomilerini çok iyi yönetmeye başladı. Örneğin sabah ya da hafta sonu kahvaltıyı evde yapacağına dışarıya çıkıyor. Bunu evde yapmaya kalktığı zaman enerji harcayacak, masraf çıkacak, dışarısı daha hesaplı oldu. Dolayısıyla tüm bu parametreler tüketimin artacağını gösteriyor. Bu da otomatik olarak ekonominin diğer çarklarını olumlu etkileyecek. Markalar ise daha önce 1 parça üründen elde ettiği kan, bugün ve gelecek dönemde 2 hatta 3 parça ile elde edebilecek. Aslında her şeyi müşteri talebi ve yeni beklentiler kurgulamaya başladı.
Peki, markalar bu ortamda karlılığı nasıl koruyacak? Eskiden herkes mağaza açmayı düşünüyordu. Ama bu artık eskisi kadar kolay olmayacak. Mevcut markalar da varlığını sürdürebilmek için, mutlaka belli bir ölçüye Ulaşmak zorunda. O kar marjlarını yakalamak için, daha fazla müşteriye, daha büyük adetlerle, daha hızlı ulaşmak gerekecek. Ama elbette, yeni kar modeli ile yatırıma da devam edebilirler diye düşünüyorum. Eskiden otomobil fiyatları her yıl yüzde 100 zamlanıyordu, buna rağmen almak için sıraya giriyordunuz. Hatta önce parayı yatırıyor, 6 ay sıra bekliyordunuz. Şimdi ise stoklarda bekliyor, müşterinin beğendiği renk veya konfora göre özelleştirilebiliyor. Artık müşteriye diğer rakiplerden daha fazlasını sunarsanız, tercih edilir oluyorsunuz. Kısacası, daha fazlasını sunacak, daha fazla adette satacak ve daha az kara razı olacaksınız! Yeni ekonomik ortam bu... Bununla birlikte, artık marka olmak o kadar kolay değil. Bu konuda yatırım yapmak büyük riskler taşıyor. Eskiden emekli ikramiyesini alan mağaza açıyordu, franchise veriyordunuz, malı toptan alıyorlardı. Ödeme için de 6 ay vade yapılıyordu. Ödeyemeyenler, bir 6 ay daha alıyordu. O kadar büyük kar marjları vardı ki, bunu kaldırıyordu. Fakat şimdi ürünü o kadar iyi yönetmeniz gerekiyor ki indirime daha fazla mal sokmanız, daha fazla müşteriye ulaşmanız gerekiyor. Artık toptan mal vermeden büyüyenler bu işi doğru yapanlar olacak.
Peki, yeni ürün geliştirme? Markalar, yeni müşteriyi nasıl ikna edecek? Müşterinin iç görüşünü anlamanız gerekiyor. Şu anda ne istediğini görmeniz yeterli değil, aylar sonrasını da bilmeniz gerek. Dolayısıyla Ar-Ge çok önemli... Bundan önceki dönemde Ar-Ge yatırımı yok denecek kadar azdı. Bütçelerinde Ar-Ge'ye pay ayıran markaların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Onlarda da çok büyük yatırımlardan bahsetmek mümkün değildi. Fakat şimdi, bu yeni ekonomik ortamda herşey çok farklı. Hata yapmamak, talebi görmek, müşterinin neyi ne zaman, nasıl istediğini öngörmek için Ar-Ge gerekiyor.
Yakın geleceği, 2010'u düşünecek olursak? Sizce önümüzdeki yıl nasıl geçecek? Tüm segmentler için aynı şeyi söylemek doğru olmayacak. Bu ortamın bazı segmentler için fırsat, bazıları için kabus olduğunu gördük. 2010 nasıl olacak? Kabus, eski kar marjlarından, daha fazla yayılma politikasından vazgeçilecek olması. Yüksek fiyatlı segmentlerde büyüme olmaz diye düşünüyorum. Olursa da planını iyi yapanlarda, çok küçük oranlarda olur. Bunun yanında ilginç bir durum var: Ulusal markalar yerel markalara göre ağırlıklı olarak büyük şehirlerde mağaza açarken, şimdi Anadolu'yu keşfetmeye başladılar, yaygınlaşma başlıyor. Fiyat grubu alt segmentte olan, çeşitliliği daha yüksek, fiyatı daha düşük olan, daha geniş müşteri grubuna ulaşan markalar gidiyor. Anadolu'da yayılarak krizi fırsata çevirme imkanı var. Bunun yanında, yüksek fiyatlı ürün grubuna sahip markalar belki düşük fiyatlı alt markalar yaratabilir. Bunlar yaygınlaşacak. Öte yandan, franchise ve bayilik veren markalar, hacimlerini büyütmek için kendi mağazalarını açacak. Ama bu mağazaları açarken de ağırlıklı Anadolu'yu düşünecek ve yakın ihracat potansiyelini de değerlendirecekler. Dolayısıyla oyun planları değişiyor. Hatta daha ilerisini görenler de sınırları aşıp Balkanlar veya Kuzey Afrika'da ya da Ortadoğu'da büyüme planları yapacak. Örneğin biz BMD olarak Irak'ın şehri Erbil'e gittik. Orada 12 Türk markası mağaza açacak. Büyümeler bu yeni pazarlarda olacak.
Franchise modelinin popülerliğinin azalacağını söylediniz… Neden? Çünkü kendi mağazalarını açarak satış yapmaları daha karlı! Eskiden yüzde 100 oranında kar payı, franchise için gözden çıkarılıyordu. Ama şimdi böyle bir paylaşım lüksü yok.
İhracat ve Türkiye'nin tekstildeki üretim merkezi konumu için ne düşünüyorsunuz? Geçmişin "üretim merkezi" söylemlerini bugünlerde yeniden duyuyoruz... Aslında. bu kriz, ihracat açısından Türkiye'nin şansı oldu. Bu dönemde bütün dünya ülkeleri bir şok geçirdi ve hareketsiz kaldı. Biz de bundan payımızı aldık. Ancak Avrupa'ya yakınlığımız, marka odaklı hazırgiyim ve konfeksiyon üretiminde en iyi tesislerin burada olması bizim için büyük avantaj. 2008 ve 2009'da Avrupa siparişleri iptal etti, yenileri gelmedi. Türkiye de Uzakdoğu da bu durumdan etkilendi. Ancak yeni oluşan parametrelerle birlikte, Avrupa'ya yakınlığımız, altyapının çok sağlıklı olması, hızlı teslimat, koleksiyon yapabilme kabiliyetinin yüksekliği, her siparişe göre üretim yapılabilmesi, daha az karlara razı olunması gibi koşullarımız, yabancıların da artık burayı benimsemiş olması çok önemli birer avantaj oldu. Bence artık az adetle mal alıp, sattıkça yerine koyacaksa, bunu sağlayabiliyorsanız, tercih sizden yana olacaktır. Ancak bunun yanında, tedarikte aynı dili konuşmanız gerektiriyor, planlama da bunu yapabiliyorsanız o zaman Avrupa'nın tek adresi Türkiye olacaktır. 2010'da Avrupa yine tüketmeye devam edecektir. Eskisi gibi olmasa bile bizim Uzak Doğu'ya kayan paylar içinden bir bölümünü tekrar alma imkanımız var. Yaşayıp göreceğiz. Ama mutlaka, 2010'un ikinci yarısında ciddi sipariş alacağımızı bekliyorum. Üstelik artık perakende sektöründeki markalar ortak hareket etme bilincine kavuştu. Aynı masada oturup bilgiyi paylaşabiliyoruz.
Böyle bir dönemde, özellikle tedarikçiler açısından düşünürsek, KOBİ’lere vereceğiniz mesajlar nasıl olur? KOBİ’ler iş yapma biçimi olarak gelen talepleri karşılamayı benimsiyor. Ancak benim onlara bazı önemli tavsiyelerim olacak. Ben nasıl müşterimin talebinin ne olduğunu anlamak için Ar-Ge faaliyeti yapıyorsam, bana üretim yapan bir KOBİ’nin de muhtemel talebimin ne olacağını araştırıp sunumunu bu yönde yapması, emeğinin pazarlamasında çok daha yararlı olur diye düşünüyorum. Müşterinin ne istediğini tam olarak anlamaya çalışsınlar. KOBİ’lerin temel yaklaşımı gelen talebi karşılamak ve hiçbir tanıtım faaliyeti yapmadan sunmak, satmak… Aslında her zaman, en büyük sorun şu: Sundukları ürünün marka tarafından kabul edilmemesi… Çünkü bizim istediğimizle onların yaptıkları uyuşmuyor. Ne yazık ki bizim standartlarımıza uymuyorlar. Bu hatanın nedeni ne ise arayıp bulmaları gerekiyor. Ama tam tersine, sunduklarının kabul edilmesi için diretiyorlar. Eğer en iyi hizmeti, en iyi ürünü verirlerse siparişleri artar. Ne yaparlarsa daha fazla satışa ulaşırlar, bunları düşünsünler. Markalara, müşterilerine sorsunlar. Kaliteli mal satanlar, daha fazla ve daha yüksek tutarlı sipariş alır.
Kaynak: KobiFinans Dergisi 24. Sayı
|