WTO Hong Kong görüşmeleri 3 ana konuda yoğunlaştı ve bu konulara kısa vadede bir çözüm bulunması pek de mümkün görünmüyor.
Son 12 ayda 21 milyar dolara ulaşan cari açığımız başta IMF olmak üzere pek çok kurum ve ekonomiste göre ciddi bir risk. Cari açığın nasıl aşağı çekilebileceği konusu tartışılırken genellikle iç talepten, kurlardan, faiz politikasından bahsediyoruz. Oysa geçtiğimiz yılın Aralık ayında Hong Kong’da düzenlenen WTO (Dünya Ticaret Örgütü) toplantılarında alınan kararlar uzun vadede hem ihracatımız, hem de ithalatımız açısından belirleyici olacak. Bu sayıda WTO’nun dünya ticareti açısından neleri değiştirebileceğini, toplantılarda nelerin gündeme geldiğini tartışmak istiyoruz.
WTO tüm üyelerini (ki bu dünyanın tüm ülkeleri anlamına geliyor) kapsayan ve dolayısıyla zorunluluk altına sokan anlaşmaların ortaya çıktığı bir platform, bizim AB ile sürdürdüğümüz Gümrük Birliği’nin dünya çapına yayılmış olanı. WTO anlaşmaları çok bağlayıcı, dolayısıyla bu platform uzun vadede ülkelerin rekabet güçlerini belirleyen en önemli etkenlerden birisi. Buna en güzel örnek 2005’te tekstil kotalarının kaldırılmaya başlanması kararı. Kotalar tekstil ihracatı yapan ülkeler için bir sınırlama getiriyordu, ancak aynı zamanda diğer rakiplerin giremeyeceği bir alan da sağlıyordu. Kotaların kalkması daha ucuza üretebilen ülkelerin daha pahalı üreten ülkelerin pazar paylarını ellerinden alması anlamına geliyor. Türkiye önümüzdeki yıllarda bu etkenle karşı karşıya kalacak.
Hong Kong görüşmeleri 3 ana konuda yoğunlaştı ve bu konulara kısa vadede bir çözüm bulunması pek de mümkün görünmüyor. İlki elbette tarım. Yine bir örnek verelim. Amerika’nın tarım üreticilerine verdiği sübvansiyon o dereceye ulaşmış durumda ki Amerika dünya piyasalarına Mali’den (Afrika) daha ucuz pamuk satabiliyor. Kalkınmasının en azından başlangıcını tarımla sağlayabilecek olan, başta Afrika ülkeleri olmak üzere en fakir ülkeler grubu Amerika ve AB’nin tarım sübvansiyonlarını tamamen kaldırmaları konusunda baskı yapıyorlar. Özellikle AB, tarım destekleri konusunda çok hassas, hatta bu hassasiyet Amerika ile aralarının uzun zamandır çok kötü olması sonucuna yol açıyor. Amerika patent hakları ve sanayi ürünleri konularında alacağı ödünler karşılığında tarımda serbestleşmeye büyük ölçüde sıcak bakıyor, ancak yaşlı Avrupa bu konuda hala çok katı.
Doha (BAE, 2001) ve Cancun (Meksika, 2003) toplantılarında 21’ler grubu olarak ortaya çıkan, başını Hindistan ve Brezilya’nın çektiği ülkeler grubu ise tarım konusunda kendi aralarında bile tam bir uzlaşmaya varabilmiş değil. Doğal kaynaklar bakımından göreceli olarak zengin olan Brezilya’ya karşı Hindistan, tarımdan ziyade servis sektöründe serbestleşmeden yana. Dolayısıyla tarım konusunda en zenginlerle en fakirler karşı karşıya kalmış durumda.
2. önemli tartışma konusu yukarıda da belirttiğimiz gibi servis sektörü. Başta Hindistan, gelişmekte olan ülkelerin bazıları ve gelişmiş ülkeler servis transferlerinin serbestleşmesinden yana. Özellikle isim hakları (markalar, taklit, lisanslar) büyük tartışma konusu. Brezilya ve bazı Afrika ülkeleri özellikle ilaçlar üzerindeki yüksek patent fiyatlarının kaldırılması için baskı yapıyorlar.
3. konu elbette sanayi ürünleri. Burada zengin ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin uyguladığı "bebek endüstrileri koruma" sistemine karşı, duvarların indirilmesini talep ediyorlar. En çok sözedilen sektör elbette otomotiv. Türkiye açısından da en hassas konulardan birisi bu. Çünkü biz Gümrük Birliği nedeniyle AB kampındayız ve AB duvarların inmesinden yana.
Bu konulardan herhangi birinin tek başına çözüme ulaştırılması elbette imkansız. Tarafların karşılıklı tavizler vermesi gerekecek. Bugüne kadar görüşmeler pek çok kez tıkandı ve WTO’nun tamamen terkedilmesi gündeme geldi. Bu durumda ülkeler ikili anlaşmalar yapıyorlar. Ancak bu sistem kesinlikle daha fakir ülkelerin aleyhine, çünkü Amerika, AB gibi güçlü ülkeler pazarlarının gücünü kullanarak kendi lehlerine şartları empoze edebiliyorlar. Ancak WTO’nun ortadan kalkması, global bir serbestleşmeyi ısrarla talep eden zenginler için de büyük bir hayal kırıklığı olacak.
Dünyada ticaretin serbestleşmesini savunanlar hep zengin ülkeler oldu. Ancak son yıllarda Dünya Bankası başta olmak üzere bir dizi uluslararası kuruluş WTO’nun getirdiği sistemin fakir ülkelere pek de adil davranmadığı görüşünü dile getirmeye başladı. IMF ve OECD hala ateşli serbestleşme taraftarları, ancak 1999 Kasımında Seattle’da ilk büyük anti-globalizasyon gösterilerinin yapılmasından bu yana iki taraf yavaş yavaş biribirine yaklaşıyor.
Son bir not ekleyerek noktayı koyalım: Karl Marx, korumacılığın "derebeylerinin servetlerini arttırmaktan başka bir şeye yaramadığını" söyleyerek, ticaretin kendi tabiriyle "enternasyonalleşmesinin" emekçilerin özgürleşmesi için çok önemli bir adım olduğunu belirtmişti. Bugün ticaretin serbestleşmesinin bayrağını kapitalistlerin taşıyor olması oldukça ironik.
Kaynak: Kobifinans Dergisi 9. Sayı
|