KobiFinans Türkiye' nin en büyük kobi portalı
Anasayfa Site Haritası English
 
   09 Ocak 2009, Cuma
DERGİMİZ FORUM ÜYE SORGULAMA İLAN PANOSU
Pazarlama
Satış
Yönetim
Vergi ve Muhasebe
e-Ticaret
KOBİ Destekleri
Kişisel Gelişim
Dış Ticaret
Yeni Girişim
Marka
Finansman
Ofis Teknolojileri
Kalite
İnsan Kaynakları
Bayilik ve Franchising
İş Gezisi Rehberi
İş Yaşamı
Risk Yönetimi
İnovasyon

En Çok Okunanlar

Kitap Tanıtım
Girişimcinin Silahı : İş Planı

Paul BARROW

Yunusların Stratejisi

Dudley LYNCH&Paul L. KORDİS

Benim Hayalim Türkiye’nin Avrupa’nın Çin’i Olması
Semavi YORGANCILAR
Schott-Orim Genel Müdürü
"Eğer doğru teknoloji ile doğru işi yapıyorsanız Avrupa'da rekabet etme şansınız çok daha fazla..." diyen Semavi Yorgancılar, bu ayki Liderlik köşemizin konuğu oldu.

KalDer Yönetim Kurulu Üyesi ve Türkiye'de cam sanayiinde oldukça iddialı bir KOBİ olan Schott-Orim’in Genel Müdürü olan Yorgancılar ile sektör ve global rekabet üzerine sohbet ettik.


Başarının tarifi ile başlayabilir miyiz, sizce başarı nedir?
Bence başarı süreklilik, büyüme, konusunda iyi olmak, global düşünebilmek ve global davranabilmektir. Konulan hedeflerle fiiliyatın ölçülebilirliğini izleyen firmaların başarılı olduğunu düşünüyorum. Başarıyı çok kısaca böyle tarifliyorum. Burada en önemli konu başarının sürekli ve büyüme gösteriyor olması. Çünkü maalesef dünyada başarılı firmaların başarısının sürekliliği olmuyor, ben burada süreklilik kelimesinin altını çizmek istiyorum.

Başarılı bir şirket olmanın kriterleri neler?
Başarılı bir şirketin kriterleri nedir dediğinizde benim aklıma üç önemli parametre geliyor. Bunlar; insan, bilgi ve teknoloji. 
İnsan şirketi yöneten en önemli unsur, insanın şirketi iyi yönetebilmesi ve başarılı bir şirket yaratması için sahip olması gereken iki önemli kıstas var: bilgi ve teknoloji. Bugün günümüzde artık bilgi eskisinden çok değerli hale geldi. Bu bilgiye kısa sürede ulaşabilen, bu bilgiyi doğru kullanabilen, doğru yorumlayabilen firmalar başarılı olabiliyorlar. Dolayısıyla ben bunu bir sac ayağına benzetiyorum, birinci bacağında insan var, diğer bacağında bilgi var, üçüncü bacağında da teknoloji var. Bu üç unsuru iyi kullanan şirketlerin tamamı başarılı oluyorlar. Kullanamayanlarsa başarısız. Dolayısıyla benim başarı kriteri olarak gördüğüm kriterler bunlar.

Sektörünüzdeki güçlü, gelişmeye açık yönler nelerdir?
1974 yılından beri cam sektörünün içindeyim. Türkiye'de cam sanayi çok gelişmiş durumda, dünyadaki yerine bakacak olursak Türkiye'de ulusal cam üreticisi olan Şişecam Avrupa'daki 4. veya 5. şirkettir. Dolayısıyla bizim cam sektörümüzün gelişmeye çok açık yönleri bulunmaktadır. En önemlisi hammadde bağımlılığı olmayan, ürettiği ürünün tamamını Türkiye'den temin edebilen teknolojisini kendimizin yarattığı bir sektörde yaşıyoruz. Ben bunun ikinci bacağı olan hammadde üretimi değil işlenmiş cam pazarında faaliyet gösteriyorum. Faaliyet konularımız ayrılıyor. Birisi beyaz eşya sektöründeki faaliyetlerimiz diğeri de inşaat sektörü mobilya gibi sektörlerdeki faaliyetlerimiz. Bizim sektörümüz emek-yoğun bir iş olduğu için ihracat konusunda önü çok açık. Kendini iyi organize etmiş şirketlerin ihracat şanslarının özellikle son 4-5 senedir çok yüksek olduğunu gördük. Türkiye'de hammadde camın dışında işlenmiş cam konusunda, gerek mobilya sanayiinde gerek beyaz eşya ve beyaz eşyanın yan sanayii konusunda ihracatta çok ciddi atılımlar oldu. Ben kendi firmamızdan örnek verirsem, 5 yıl içerisinde 50-100 bin dolardan 25 milyon euroya çıktı. Bunun anlamı dünyada bu konuda yakın coğrafyamızda çok büyük fırsatların olması. Bu yönden baktığımızda sektörümüzün gelişmeye çok açık olduğunu düşünüyorum.

Avrupa'daki en büyük şirketlerden birinin Şişecam olduğunu söylediniz, diğer büyük şirketler hangileri?
Avrupa'da bu konuda Japon Asahi Glaverbel, Pilkington, St. Gobain ve Guardian var. Şişecam bu coğrafyada bu şirketlerle rekabet ediyor.

Önümüzdeki dönem için öngördüğünüz makro büyüklükteki fırsatlar veya tehlikeler var mı?
Ben bu aşamada biraz beyaz eşya sektöründen bahsedeyim. Makro anlamda baktığımızda bugün Türkiye'de ihracat konusunda ilk başta üç ana sektör var. Bunlar tekstil, otomotiv, beyaz eşya. Ben beyaz eşya sektörünün yan sanayisinde yaklaşık 15 senedir çalışan biri olarak son 10 yılda ana sanayilerimizle birlikte gerçekleştirdiğimiz -ana sanayi de Arçelik, Bosch, Siemens, Merloni, Vestel, Teba gibi firmalar- ihracat atılımı -rakamsal toplam anlamında değil belki ama- büyüme oranı anlamında Türkiye'de en fazla büyüyen sektör oldu. Otomotiv de tekstil de çok gelişiyor. Fakat beyaz eşya sektörü oransal olarak diğer sektörlerden farklı bir şekilde gelişti. Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde yurtiçi satışlarımızda bir artış olmamasına rağmen, ihracattaki artışlarla beyaz eşya sektörünün satışları çok yüksek oranlarda büyüdü. Çok önemli bir konu da otomotiv ulusal bir sanayi değil, uluslararası bir sanayi. Bugün Türkiye'de faaliyet gösteren Renault, Fiat, Toyota vb. hepsi uluslararası şirketler. Halbuki beyaz eşya sektörüne baktığımızda kendi markamızla Beko, Vestel, Teba vb. bugün üretim yapıp ihracatımızı bu markalarla yaratıyoruz. Bu temel farklılık çok önemli. Marka yaratamamış olmamız Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri. Haziran ayı ihracatımız %33 arttı, çok sevindirici. 5,3 milyar dolarlık ihracatımız bizim markasız ürünlerden oluşan bir ihracat. Bu ürünleri markalı hale getirip ihraç edebilmiş olsaydık bugün yıllık 50-60 milyar dolar civarında olan ihracatımızın 150-200 milyar doları bulması mümkündü. Bu aradaki fark marka değeri oluyor. Marka değerini yaratmak kolay bir şey değil. Büyük maliyetler istiyor, gerek sanayicilik anlamında, gerekse marka yaratmak anlamında tecrübe gerektiriyor. Sanırım Türkiye'deki gerek ana sanayiler gerekse yan sanayiler sanayiciliği öğrendi. Şimdi marka yaratmak konusunda tecrübemizi ve bilgi birikimimizi artırmamız gerekiyor. Tekstil konusunda devletin verdiği birtakım teşvikler var, dünyada tekstil konusunda marka yaratan yurtdışında mağaza açan, dizayn yapan, dizaynını buna göre oluşturan firmalara devlet teşvik veriyor. Ben bunun sadece tekstil konusunda değil -aynı zamanda diğer sektörlerde de başarılı olmuş birçok firmamız var- diğer sektörlere de yansıtılması gerektiğini düşünüyorum. 

"Çin'in ciddi bir tehdit olduğunu düşünmüyorum..."

Tehlike anlamında bir öngörünüz var mı?

Çin'in dışında bir tehlike görmüyorum. Ancak Çin'in kendi içinde başarılı ve başarısız olduğu alanlar var. Başarısız olduğu alanlar pek su yüzüne çıkmadı, başarılı olduğu konu ise kendi kabiliyetlerinden değil sadece oradaki işçiliğin ucuz olmasından kaynaklanıyor. Bir gün bu destekler ortadan kalktığında -2005 yılında sigorta ve vergi sistemi gelecek- zannediyorum eski rekabet güçlerini muhafaza edemeyecekler. Lojistik ve nakliye anlamında da çok ciddi handikapları var. Geçen sene Çin'den Türkiye'ye 1500 dolara bir konteyner gelirken, talebin patlaması nedeniyle bir konteyner bugün 3.500 dolara geliyor. Bunun anlamı Çin'de üretilen mal arttıkça o üretilen mal ve hizmetlerin Türkiye'ye veya Avrupa'ya sevkiyat maliyetleri de artacak. Bu da Çin'in rekabet gücünü düşürecek diye düşünüyorum, dolayısıyla da bizim sektörümüzde Çin'i çok ciddi bir rakip olarak görmüyorum. Ben büyük bir KOBİ'nin yöneticisiyim, dolayısıyla KOBİ şapkamla olaylara bakmaya çalışıyorum. KOBİ'ler için böyle bir fotoğraf ortaya çıkarken büyük ölçekli şirketler için farklı bir fotoğraf çıkabilir ama bizim sektörümüz açısından ben Çin'in ciddi bir tehdit olduğunu düşünmüyorum.
ORİM'i 1989 yılında kurdum, 2003 yılının sonuna kadar da şirketin hem sahibi, hem de genel müdürüydüm. Yaptığım analizler neticesinde de gördüm ki dünyadaki küçük ölçekli veya aile şirketlerinin 3. nesle kalma oranı %3. İkinci nesle %50'si kalıyor 3. nesle de sadece %3'ü kalıyor. ORİM hisseleri el değiştirdiğinde çok başarılı bir şirketti. Türkiye'deki pazar payı %70, Avrupa'da %15'ti. Konusunda Avrupa'da 3. firmaydı. Ancak ben olaya orta ve uzun vadeli baktığımda globalleşen dünyada birleşmelerin şirketlerin daha uzun vadeli yaşamaları için bir fırsat olduğunu gördüm, dolayısıyla sahip olduğum şirkete sorumluluklarımı yerine getirmek adına gelecekte çok daha kurumsal bir yapı daha büyük teknolojik destekle hayatına devam edebilmesi için şirketimin hisselerini beni de tatmin edecek bir bedelle Almanya'da kurulu Schott Glaverbel firmasına devrettim. Ben hâlâ firmada genel müdür olarak çalışıyorum. Firmanın adı Schott-Orim olarak değişti.
Geçtiğimiz yıl Orim'in cirosu euro bazında %25 büyüdü ve ürettiği malın %75'ini şu an Avrupa'da kurulu olan Elektrolux, Merloni, Bosch, Siemens gibi konusunda çok iddialı olan veya ilk üç sırada olan firmalara ihraç ediyor. Şirkette yaklaşık 550 kişi çalışıyor iki tane fabrikası var, Bolu ve Çerkezköy'de. Üretiminin %75'ini ihraç ediyor, Arçelik, Teba, Profilo gibi konusunda üst sıralarda olan firmalara da beyaz eşya sektöründe cam satıyor.

Küreselleşme ile birlikte Türk şirketlerinin rekabet durumuna değinmenizi istersek… 

Sektörde "Kirpi Şirket Olmak Gerekiyor"…
Tilki ile kirpinin bir hikâyesi var, çok kısaca bahsetmek isterim. Kirpi ile tilki devamlı bir mücadele içerisindeler, tilki devamlı kirpiye saldırıyor ama her saldırdığında kirpi kendini top haline getirip dikenlerini çıkarıyor ve kendini koruyor. Tilki hep kan revan içinde kalıyor.

Türkiye'deki şirketlerin temel bir problemi var. Tamamen tilki gibi davranıyor yani hiçbirisi işinde kirpi olmak istemiyor, kirpi şirketler başarılı olanlar. Kirpi olmak bir konuya odaklanmak, hedefleri de bölgesel değil global koymak. Odaklanılan konuda büyümek, kendini ve firmasını geliştirmek demek. Türkiye'deki şirketlere baktığımızda özellikle KOBİ'ler açısından söylemek gerekirse dünya çapında bir KOBİ'miz yok. Bunun da sebebi KOBİ'lerimizin komşularından, pazar şartlarından her yıl yaptıkları işe yeni bir iş ekleme sevdası içinde olmaları. Bunun yerine ne üretiyorlarsa üretsinler, bunu dünya çapında düşündükleri zaman bu işin ölçeği büyüyecek, miktarı artacak. Buna bağlı olarak kârlılığı artacak. Yurtdışına ihracat yaptığı zaman finansman imkânları fazlalaşacak, bu şekilde bunların büyümesi çok daha kolay olacak. Benim genel anlamda Türkiye'deki şirketlerde gördüğüm temel problem kirpi olmamaları, odaklanamamaları. Bunun yerine aynı çatı altında birkaç işkoluna heves etmeleri konsantrasyonlarını bozuyor, çünkü bir makineyle üç-dört ayrı sektöre iş yapmaya çalışıyorlar. Dünyada dikine organizasyonlarda müşteriden gelen talebin üretim hatlarına kadar tamamını bir blok halinde görebilen şirketler başarılı olabiliyor. Yoksa siz müşteri ilişkileri ile üretim ilişkilerini, üretim ilişkileri ile satın alma pazarlama ilişkilerini birbirinden koparırsanız o zaman şirketin başarılı olma olasılığını iyice zayıflatmış olursunuz. Ürettiğiniz ne olursa olsun yaptığınız işe tam odaklanmış olmanız lazım, tam odaklanmadığınız zaman o işte başarılı olmanız pek mümkün değil. Buna karşın benim hayalim Türkiye'nin Avrupa'nın Çin'i olması. Biz Avrupa'ya çok yakın bir ülkeyiz. Avrupa'yla aramızdaki mesafe 2 veya 3 gün. Çin'e baktığımızda Çin'in böyle bir imkânı yok, Avrupa'ya malların ulaşması en iyi şartlarda 5 haftayı buluyor. Stok maliyetinin bu kadar önemli olduğu dünya ekonomisinde, hızın çok önemli olduğu tekstilde önemli bir dünya markası model çıktıktan sonra mağazalara 20 günde intikal ediyormuş. Bunu Çin'deki bir üreticinin sağlaması mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye'nin elinde bu anlamda çok büyük kozlar var. İşgücümüz iki anlamda rekabete çok açık, birincisi ücret anlamında düşük, ikincisi bugün ortalama haftada 38 saat çalışılıyor, Türkiye'de 45 saat. Bu da ayda 3-4 ek gün demek. Bu anlamda baktığımızda doğru teknoloji ile doğru işi yapıyorsanız Avrupa'da rekabet etme şansınız çok daha fazla.

Odaklanmanın öneminden söz ettiniz, sizin şirket olarak odaklandığınız alan hangisidir?
Cam konusunda iki alana odaklandık. Schott-Orim'in odaklandığı konu beyaz eşya sektöründe kullanılan camlar. Bunlar fırınların önündeki, iç kapaklarındaki, kontrol panoları ve buzdolaplarının raf camları. Orim'in odaklandığı nokta budur. Bugün Avrupa'da bu konuda %15-20'ye yakın pazar payına sahiptir ve şu kadar küçük tariflediğim işle 550 kişiye iş imkânı sağlamıştır. Kimsenin aklına gelmez bir fırının önündeki camla 550 kişiye iş imkânı yaratacak bir sektör oluşacağı.

Yorim'in odaklandığı konu ise inşaat camları; konutlarda kullanılan mobilya camları, duş-kabin camları, binanın dış kabuğunda kullanılan ısı cam ürünleri üretiyoruz. Yorim'de de 300'e yakın kişi çalışıyor. Ürettiğinin %60'ını yurtdışına ihraç ediyor, yaklaşık 12 milyon euro Yorim'in ihracatı var. Türkiye'deki her KOBİ'ye örnek olacak tarzda bir şirketiz.

KalDer'in Türkiye'deki anlamı ve gelişimi ile ilgili biraz konuşacak olursak…
Ben 1993 yılında kalite işine merak sarmaya başladım. Yaklaşık 11 yıldır kalite işçisiyim. Türkiye'deki kalite sistemini kuran ilk 150 firma içerisindeyim. UKH katılan ilk firmalardan biriyim. KalDer bana göre kurulduğu günden 2004 yılına kadar çok başarılı işler yaptı. Kalitenin ne anlama geldiği kalitenin bir maliyet değil, maliyeti düşürme için bir araç olduğunu kamuoyuna anlatmak kamunun dikkatini TKY'ye çekmek anlamında bana göre çok önemli bir misyonu yerine getirdi. Ama şu anda üzerinde çalıştığımız KalDer'in yeni misyonu ve geleceğe nasıl taşıyacağımız konusu. Yeni yönetim kurulunun öncelikli görevi olarak baktığımızda ise KalDer'in mutlaka bir değişime ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu asla KalDer'in bundan önceki dönemde yaptıklarını inkâr etmek veya yaptıkları yanlıştı demek anlamına gelmiyor. Bunu ben demokrasi gibi algılıyorum, demokrasinin Türkiye'de yerleşmesi onca yılları almıştır hâlâ tümüyle içimize sindirdiğimizi de düşünmüyorum ama geçmiş yıllara baktığımızda özellikle son 25-30 yılda Türkiye demokrasiyi oldukça içine sindirdi. Kalite olgusu da bu şekilde bana göre. Geçmiş 10 yılda KalDer'in yaptığının dışında şimdi KalDer'in yeni bir 10 yıllık hedef ve misyon belirleyip ona göre hareket etmesi gerekiyor. Benim KalDer'e katılma sebebim bir KOBİ temsilcisi olmam. Bugün Türkiye'de yaratılan GSMH'nın %65-70'i KOBİ'ler tarafından yaratılıyor. Türkiye'nin işgücünün yaklaşık %95'ini KOBİ'ler istihdam ediyor. Ekonomide çok büyük ağırlığı olan KOBİ'ler seslerini duyuramıyorlar. Diğer konu da KOBİ'lerin aşağı-yukarı %95'inin aile şirketi olması. Ve aile şirketlerinin de demin bahsettiğim gibi bir handikabı var. Benim kişisel katkım ya da kişisel projem KalDer'de bir tür KOBİ terminolojisi içerisinde bir model oluşturmak. Bu modeli de KalDer vasıtasıyla yanına da finansal destek bulmak suretiyle -ben bu konuyu birkaç bankayla konuştum- Türkiye'deki KOBİ'lere bir model oluşturacak duruma getirmek. TKY şemsiyesi altında ana prensiplerden taviz vermeden ekonominin gerçek motoru olan KOBİ'lerin sağlıklı bir yapıya kavuşturulabilmeleri için böyle bir çalışmaya ihtiyaç var.

Peki bu konularda çalışmalarınız var mı?
Ben bu konularla ilgili eğitimler aldım. Basında aile şirketleri ile ilgili çıkan yazıları topluyorum, dünyada bu konuda başarılı olmuş şirketlerin nasıl başarılı olduklarına dair de elimde dokümanlar var. Kafamda bir model var, yönetim kuruluna sunacağım. Olursa bu da benim KalDer içinde odaklanacağım kişisel bir misyon olacak. Çünkü Türkiye'deki manevi değerler aile içerisinde bazı konuları tabu yapmıştır. Konuşulamayanlar bir danışmanlık şirketi tarafından söylendiğinde çok kolay kabul edilebilir hale geliyor. 

Yeni dönem liderleri için neler söyleyebilirsiniz? 
Söyleyeceğim ilk şey değişimdir. Dünya çok hızlı değişiyor. Yeni dönemin liderlerinin değişimden korkmaması lazım. Değişimden korkmayan, hızlı karar alabilen, hedeflerini net bir şekilde ortaya koyan, bilgiyi paylaşan, mevcut bilginin şirkette yayılımını sağlayan, ölçülebilir yönetim sistemini kuran ve her şeyden önemlisi de lider yetiştiren liderler olmalarını, paylaşımcı olmaları gerektiğini düşünüyorum. 

İş hayatınızdaki ideallerinize ulaşabildiniz mi?
Ben geçmiş 25 yıllık iş hayatımı değerlendirdiğimde kendimi bir yandan başarılı buluyorum, bir yandan bulmuyorum. Tabii bu neyle mukayese ettiğinize bağlı. Bugünlerde Sakıp Sabancı'nın son kitabını okuyorum, kitabın sonunda 8-10 sayfa yapamadıklarım diye bir bölüm var, çok etkilendim. Türk ekonomisine bunca eser bırakmış bu insan, bir özdeğerlendirme yapmış ve bunları da "yapamadıklarım" diye okuyanlarla paylaşmış. Ben kişisel olarak sahip olduğum imkânlarla iyi şeyler yaptığımı düşünüyorum ama ideallerim bitmedi. Hâlâ bir şeyler yaparken insanların önüne yeni birtakım fırsatlar çıkıyor, ben bunları değerlendirme aşamasındayım. Önümüzdeki günlerde de ideallerimin peşinden koşmaya devam edeceğim.

Örnek aldığınız liderler var mı?
Benim direk olarak kendime benchmark edebileceğim veya şu insan çok iyi deyip de örnek aldığım biri yok. Çünkü liderlik durumsal bir konu. İnsanların içinde bulunduğu duruma göre değişiyor ama Atatürk hayranlık derecesinde sevdiğim bir insan. Liderlik Sırları diye bir kitap var, bir liderin özellikleri net bir şekilde örneklerle anlatılıyor, benim kendime birinci derecede örnek aldığım insan Atatürk'tür. Özellikle KOBİ'lerde başarılı olmuş şirket yöneticilerinin, nasıl başarılı oldukları benim özel ilgi alanıma giriyor. Bu konuyu devamlı analiz ediyorum. Bunun dışında iyi örnekler ve iyi liderlik vasıflarının tek tek takipçisiyim. Ama özellikle örnek aldığım biri yok.

Büyük bir şirketi yönetmenin zorlukları neler? Siz bunlarla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Büyük küçük şirket ayrımı yapmak istemiyorum. Bu sizin nasıl bir rol biçtiğinizle ilgili. Ama burada en önemli faktörün insan ve teknoloji olduğunu düşünüyorum. Bugün yönetim teknolojisi de çok değişti ama buradaki en önemli unsur insan. İyi bir ekibe sahipseniz ve bu ekip şirketin içindeki süreçlerin tamamına hakimse ve neyin neyi tetiklediğini biliyor ve hissediyorsa o zaman o şirketin başarılı olmaması için hiçbir sebep yok. Ben zorluk duymuyorum tam tersine bu işten çok da keyif alıyorum, burdaki en önemli şey açıklık. Eğer siz şeffaf ve iletişimi çok kuvvetli bir şirket yarattıysanız o şirketi yönetmek çok kolay hale geliyor. Zor yönetilen şirketler şeffaflığın ve iletişimin olmadığı şirketler. Her şey masanın üstünde olduğu zaman tartışmak ve düzeltici faaliyetleri yapmak çok kolay hale geliyor. Onun için ben bir zorluk görmüyorum tam tersine iletişim iyiyse ve şirket açık ise o şirketi yönetmenin kolay olduğunu düşünüyorum.

Son olarak sizin iş dışındaki zamanlarınızı nasıl geçirdiğinizi sorsak…
9 yaşında bir kızım var. Mümkün olduğu kadar hafta sonlarında aileme vakit ayırmaya çalışıyorum. Bunun dışında denizi çok seviyorum, küçük bir teknem var. Balık tutmak, tekneyle dolaşmak bana keyif veriyor. Evde iki köpeğimiz var, ailecek hayvanlara çok düşkünüz. Kitap okumak, özellikle işle ilgili kitap okumak en önemli hobilerim arasında.

Kaynak: www.kalder.org

 

 
 
Bu yazı 2521 kez okundu.
Bu yazı hakkında yorum yapılmamış.

"Kaliteyi Sisteme Bağladık"
Patronsuz Bir Kurumun Başarı Dinamikleri
Başarılı Olmanın Öncelikli Şartı Başarmaya Olan İnançtır
21. yy’da Kalite: Sürdürülebilir Verimlilik İçin Rekabet ve Kalite Üzerine Açılımlar
 
  Üyelik Girişi
Uzmana Danışın
Vergi Danışmanı
Füsun ERDOĞAN
Vergi, Muhasebe ve Denetim konularında sorularınızı yanıtlıyor

Röportaj
"Kaliteyi Sisteme Bağladık"
Birgül AK KARACAHİSARLI

Patronsuz Bir Kurumun Başarı Dinamikleri
Neslihan YEŞİLYURT

Konuk Yazar

Yılmaz ARGÜDEN
Kurum Kültürü


Adnan NAS
Şirketlerde Daha İyi Bir Raporlama İçin

Analiz-Araştırma
Müşteri Memnuniyeti Yükseldi
Türkiye Kalite Derneği (KalDer), Türkiye Müşter...

18/12/2008

BİZİ TANIYIN  | ÇÖZÜM ORTAKLARI  | SIKÇA SORULAN SORULAR  | GÜVENLİK GİZLİLİK  | REKLAM  | KobiFinans RSS
KobiFinans'ı Öner Sık Kullanılanlara Ekle Ana Sayfam Yap Bize Ulaşın
KobiFinans, bir Finansbank Kobi Bankacılığı hizmeti olup her hakkı Finansbank A.Ş.'ye aittir. © 2009
Content by Kolay İçerik