İstatistiklere göre Türkiye, OECD ülkeleri içinde kişi başına geliri en düşük ülkelerden biri olmasına karşın Türkiye’de üretim maliyetleri içinde önemli yer tutan (Elektrik, akaryakıt, SSK pirim ve vergi yükü) kalemlerinde gelişmiş batı ülkelerinden de, eski doğu bloku ülkelerinden de daha pahalı durumda. Sanayi maliyetlerinin seçilmiş bazı OECD ülkeleri ile karşılaştırıldığında arada dev bir uçurumun olduğu hemen farkediliyor. İstihdam vergileri, sanayide kullanılan elektrik ve yüksek kükürtlü fuel oil için Türk sanayicileri daha fazla bedel ödüyorlar.
Yüksek Maliyetler Girişimciyi Yurtdışına Yöneltiyor Böylesine yüksek maliyetler ile yabancıları çekmemiz imkânsız olduğu gibi yerli yabancıyı da yurt içinde tutmamız mümkün olamaz. Bir de buna her geçen gün biraz daha varlığını hissettiren Çin tehlikesini ekleyince girişimcilerimiz yeni arayışlara yönelmektedir. Girişimcilerimizin varlıklarını sürdürebilmek için başvurdukları yöntemlerin başında, yatırımlarını maliyetlerin daha düşük olduğu ülkelere taşıma gelmektedir. Geçen yılları baz aldığımızda yılda ortalama milyar dolar seviyesinde doğrudan yabancı yatırım alabilen ülkemiz, maliyetler sebebiyle sadece 1995-2002 yılları arasında 4-5 milyar dolarlık öz sermayesini dışarıya kaçırmıştır. Türk sermayesinin yöneldiği ülkeler; Bulgaristan, Romanya, İran ve Suriye gibi bölge ülkeleri şeklinde sıralanabilir.
Resmi istatistiklere göre 2.7 milyon, gayri resmi tahminlere göre ise 5 milyon işsizin olduğu ve her geçen gün halkaya yenilerinin eklendiği bir ülkede yerli sermayenin yurtdışına yönelmesi istihdam açısından hiç de olumlu bir tablo değil. Ancak ekonominin ayakta kalabilmesi için girişimci ve işletmeleri yaşatmamız gerçeğini de göz önünde tutmamız lazım. Ekonomimizin motoru konumundaki girişimcilerimiz ayakta kalabilmek için böyle bir alternatifi değerlendiriyorlarsa bunu da anlamak lazım.
Ekonomimiz Açısından Yeni Bir Süreç İstihdam açısından bütün olumsuzluklarına rağmen bu durumu ekonomimiz açısından bir değişim ve gelişim süreci olarak da değerlendirebiliriz. Şöyle ki; özellikle 1980 öncesinin temel politikalarından olan İthal İkameci Sanayileşme (İİS) formülüne göre daha önce ithal edilen ürünleri üreten yerli sanayii gümrük duvarları arkasında korunuyor ve gelişmesi için her türlü teşvik unsuru cömertçe kullandırılıyordu. Çünkü batıda başlayan sanayi devrimi, yaşanan savaşların da etkisiyle Osmanlı üretim sistemini çökertmişti. Kurtuluş savaşından sonra Cumhuriyet hükümetleri, en azında ülkede tüketilen ürünlerin yerli sanayii tarafından üretilmesini sağlamak için uzun yıllar İİS formülünü uygulamışlardır. İşte tükettiği basit ürünleri bile üretecek rekabet gücünden yoksun olan Türk girişimcisi, Turgut Özal’ın dışa açılım politikalarının etkisi ve artan maliyet unsurlarının da zorlamasıyla global yatırımcı olma yolunda ilerlemektedir.
Bu sürecin muhtemel olumlu sonuçlarını şöyle sıralamak mümkündür: Nitelikli İnsan Kaynağı İstihdamı Gelişecek: Yurtdışına yatırım yapan girişimciler, beraberinde ekibin beyin takımını da götürmektedir. Bununla birlikte işçisini de götürenler var. Böylelikle yurtiçinde olmasa da yurtdışında istihdam gelişecektir. Bu durum, salt istihdam öteye gelecek için önemli bir yatırımdır. İhracatımızın yarıya yakının Almanya ile olduğu göz önüne alırsak durum daha anlaşılır olacaktır. Çünkü iş, ilişkiyle gelişmektedir. İhracatımızın Almanya’ya bu kadar fazla olmasının en doğal nedeni, bu ülkede yaşayan vatandaşlarımız sayesindeki canlı beşeri ilişkilerdir. İşte yurtdışına yatırım yapan girişimcilerimiz ve beraberlerinde götürdükleri her Türk vatandaşı, gelecekte yatırım yapılan ülkeyle Türkiye arasındaki doğal ilişki, iletişim uzmanları olacaklar. 22-27 Kasım 1948 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen Türkiye İktisat Kongresi’nde, “Genç Tüccar Nesil Yetiştirmeliyiz” başlıklı tebliğinde Hilmi Naili Barlo’nun söyledikleri, nereden nereye geldiğimizi ve her şeyin başının insan olduğunu anlatması bakımından önem arzediyor.
Özel sektör tarafından düzenlenen kongrede tüccar yetiştirmek için Barlo’nun önerisi şöyle; “... Tüccarlarımız kendi hesaplarına genç elemanları dış memleketlerde seyahat ettirmeğe, oralarda uzunca müddetler yerleşerek çalışmalarına imkân vermelidirler. Bunu yapmağa imkan bulacak tüccarlarımız kafi gelemeyeceğinden buna Hükümetimizin yardım etmesi elzem olacaktır.Her sene yüz genç tüccarın seyahati ve bazılarının bir kaç sene dış memleketlerde yerleşerek çalışabilmeleri için Hükümetin bütçeye tahsisat koymasına bile lüzum kalmadan, ticari işler için memur yerine yetişmiş gençlerin bu tahsisatlardan istifade etmeleri bu maksada atılmış mühim bir adım olur. Teklifimi itmam eden bu ikinci kısım hakkında dahi lütfen tetkikatta bulunarak vereceğiniz kararı tesbit buyurmanızı rica ederim...”
Cari Açık Riskini Azaltabilir: Türkiye’nin yeni istihdam alanları oluşturabilmek için yeni yatırımlar yapması lazım. Ancak yapılan her yeni yatırım için gerekli hammadde ve ekipman ithal edildiği için ekonomi büyüse de cari açık riski artıyor. Çünkü ithalatı yapılan hammadde ve ekipman, katmadeğeri yüksek markalı ürünlerden oluşuyor. Oysa biz onları fason üretim için kullanıyoruz. Böyle olunca da her hızlı büyüme sonrasında cari açık riski ortaya çıkıyor. Yatırımların yurtdışında yapılması, cari açık riskine girmeden Türkiye’nin oluşacak katmadeğerden yararlanması söz konusu olabilir.
İhracatı Yerinde İkame Etme ve Markalaşma: Son 20-25 yılda kazanılan sayesinde Türk sanayicisi ürün ve servis kalitesi bakımından dünya standartlarını yakaladığını ispatlamıştır. İhracat pazarlarında kendisine saygın yer edinmiştir. Ancak henüz marka olamamıştır. Yabancı ülkelere doğrudan yatırımlar sayesinde marka olma şansı da artmaktadır. Üretilen ürün ve sunulan hizmetlerin tasarımı Türkiye’de veya Türklerce yapılacağı için marka katmadeğeri Türkiye’ye geri dönecektir. İthal ikamesi döneminde yabancı markaların Türkiye’de marka ve patent lisanslarıyla üretim yapması gibi yeni konjonktürde Türk girişimcisi aynı süreci yurtdışında yaşayacaktır.
Kaynak: www.yonetisim.com
|