KobiFinans Türkiye' nin en büyük kobi portalı
Anasayfa Site Haritası English
 
   22 Kasım 2008, Cumartesi
DERGİMİZ FORUM ÜYE SORGULAMA İLAN PANOSU
Pazarlama
Satış
Yönetim
Vergi ve Muhasebe
e-Ticaret
KOBİ Destekleri
Kişisel Gelişim
Dış Ticaret
Yeni Girişim
Marka
Finansman
Ofis Teknolojileri
Kalite
İnsan Kaynakları
Bayilik ve Franchising
İş Gezisi Rehberi
İş Yaşamı
Risk Yönetimi
İnovasyon

En Çok Okunanlar

Kitap Tanıtım
Girişimcinin Silahı : İş Planı

Paul BARROW

Ekonominin Dinomosu Küçük Ve Orta Büyüklükte İşletmeler Rehberi

Ercan ALPTÜRK

İyimser Bir Ekonomistin Anatomisi
Deniz GÖKÇE
Ekonomist

İyimser ekonomist! Piyasalar kan ağlarken bile, o hep “Türkiye ekonomisi iyi gidiyor” diyor. Kötülüklere gözerli kapalı… Her şeyin olumlu yanını seçiyor. Onunla sohbete başlarken, her daim “iyimser olma halinin” nedenini sorduğumuzda şöyle yanıt veriyor: “İnsan yaklaşık 12 yıl Amerika’da 3 yıl da Almanya’da yaşayınca, uluslararası bir perspektife sahip oluyor,  bu nedenle hayata da farklı bakıyorsunuz. Bakın, dünyanın “şikayet severler bölgesi” Portekiz’den başlar, Yunanistan üzerinden Türkiye’ye, yani doğuya doğru devam eder. Ne demek istiyorum? Biz toplum olarak şikayet severiz. Ben 15 yıl yurtdışında kalınca bunu üzerimden attım, iktisat altyapısı ve doğru bilgi ile birleşen bir hayata pozitif bakma özelliği kazandım.”

Sözünü ettiği 15 yıllık kesitin ötesinde, her yerde anlatılmayan bir hayat öyküsü var Gökçe’nin.  Mücadele, emek, sürekli öğrenme ve yenilenme üzerine kurulmuş bir yaşam… Deniz Gökçe bu anlayışla, yıllardır farklı alanlarda faaliyet gösteren, tek kişilik bir holding gibi çalışıyor. Yaşamı ölçüyor, biçiyor, planlıyor, bitmeyen enerjisiyle her yere yetişiyor. Bu halini “Türk standartlarına göre hasta sayılırım. İş arttıkça enerjim artıyor” diye yorumlamaktan da çekinmiyor. Sanki her kelimesinde  ‘Pazar daralıyor, iş yok, likidite sorunumuz var’ diyenlere serzenişte bulunuyor…

Biz de bu iyimserliğin altını dolduran detayların peşine düştük… İş dünyasına örnek oluşturmasını ümit ettiğimiz yapıcı iyimserliğin sırlarını Deniz Gökçe’nin hayatındaki fazla bilinmeyen yönleriyle araştırdık…

Sabahları 06.00’da kalkıyor. Haftada 7 gün köşe yazısı yazıyor, bu yüzden ilk işi yazısını hazırlamak. Danışmanlıklar, konuşmalar, raporlar, ekonomi ve spor programları… Bunlara ek olarak yoğun bir sosyal yaşam… Gökçe’nin hayatında tüm bunlar, bazen tek bir gün içinde yaşanabiliyor. Örnek mi?  Biz onunla, yoğun hava trafiği olan bir günde, şehrin 2 ayrı ucundaki 2 ayrı bayii toplantısında, 2’şer saatlik, 2 konuşma yaptıktan sonra bir araya geldik.

Gökçe’nin bu nefes nefes hayatının ilk yıllarına uzanalım dilerseniz… Babası Gaziantepli, kendi deyimiyle 17 yaşına kadar terzilik yapmış bir “yurdum insanı”. Ancak bu tanım sizi yanıltmasın. Zira küçük bir esnaf olarak kalmamış, dışarıdan sınavlara girmiş, öğretmen olmuş, üniversiteye devam etmiş; doktora yapmış ve doçent olmuş!

Gökçe bu örnekten yaşama dair çok güzel bir gönderme yapıyor: “Gariban kavramı vardır ya, garibanın en hası benim annemle babamdır, babam o çukurdan çıkmışsa herkes çıkar diye düşünüyorum. Burada önemli olan nokta şu: İnsanların hareket etmesi, çukurdan çıkmayı düşünmesi çok önemlidir. Hayal ettiğin ve çabaladığın takdirde bir yerlere gelirsin. Ama önce şikayetten kurtulmayı öğrenmek gerekir.”

Gökçe’nin göçmen olan annesi de öğretmen. Hırs ve azmini babasından, duygusallığını annesinden aldığını söylüyor. Küçük bir parantez açalım: “Hisli bir adam” olması nedeniyle yönetici ya da girişimci olmayı beceremeyeceğini söylüyor. Zaten bu özelliğini çabuk fark edince, birkaç küçük denemeyi de rafa kaldırmış.

Gökçe, Alman Lisesi mezunu, İstanbul-Fatih’te büyümüş. Babasının isteği ile 12 yaşında rehberlik yaparak çalışmaya başlamış, bu sırada okulda da girmediği iş kalmamış. Folklor ve edebiyat kolu başkanı, futbol-basketbol takımlarının kaptanı, kız voleybol takımının antrenörü, koşucu ve modern dansçı olmuş… Bu arada her 10 Kasım’da şiirler yazıp kürsüde okumayı da ihmal etmemiş! Bu halini izleyen bir hocası,  bir gün ona ’Senden yalnızca sirk müdürü olur’ demiş. Bugün yaptığı işlere bakınca, hocasının pek de yanılmadığını söylüyor gülerek…

Tabii tek neden, bitip tükenmek bilmeyen enerji ve merak değil. Gökçe bugün o yıllara baktığında başka bir değerlendirme daha yapıyor: "Ben Fatih’te oturan öğretmen bir ailenin çocuğu olarak, Alman Lisesi’ne gidiyordum. Alman Lisesi o zaman İstanbul’un en üst gelir grubundaki ailelerinin çocuklarının okuduğu bir yerdi. Benim böyle bir grup içinde dikkat çekmek için tek bir şansım vardı: Spor! Şimdi ajitasyon yapıyor gibi görünmek istemem, bundan da hiç hoşlanmam. Ama ben onlardan daha yükseğe, daha hızlı zıplayınca dikkat çekiyordum. Türkiye Dans Şampiyonası’na bile katıldım. Çok ilginç; bende harmoni yoktur, kulak melodiyi duymaz. Islık çaldığım zaman döverler ama çok iyi ritim duygusu vardır. Bu yüzden de dans ederken hep en öndeydim." Hal böyle olunca, babası eğitimini etkilemesinden korkarak futbolu yasaklıyor.

Ama onu durdurana aşk olsun! Rahat spor yapabilmek için Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gidiyor Gökçe. Aileden uzak, hem okuyacak, hem de rahat rahat spor yapacak! Okulun birinci ligde oynayan bir basketbol takımı olduğunu da öğrenmiş, daha ne olsun? Burs sayesinde gönlünce spor yapıyor ama üniversiteye devam etmek için de para kazanmak lazım. Ne yapabilir diye araştırıyor. 1960’lı yıllar, Almanya’ya işçi gönderimi başlamış, Aracılık yapan bir şirkette tercüman olarak işe başlıyor. Arkasından ver elini Almanya. Biraz para biriktirip döndükten sonra okulunu bitirmeyi hedefliyor. 22 yaşında, Almanya’ya işçi olarak gönderilen 2.000 Türk’ü de tek tek seçiyor, kendi deyimiyle “askerlerini bulup” yola koyuluyor.

23.000 kişinin çalıştığı dev bir fabrika. Gökçe, burada ekonomi ile ilk sıcak temasını kuruyor. 2 yıl sonra bir minibüs ve motosikletle dönüyor Türkiye’ye. Minibüsü satıp eline geçen parayla üniversiteyi bitiriyor, askerliğini yapıyor, evleniyor. Ve sıra hayata atılmaya geliyor. O devirde Gökçe’nin eğitimindeki birine kamuda çalışmadığı sürece iş yok. Ama Gökçe’de de kamu düzenine uyum sağlayacak bir kişilik yapısı yok. Tesadüfen bir burs sınavına giriyor ve yüksek lisans yapmak için ABD’nin yolunu tutuyor bu kez. Bir yandan okula gidiyor, bir yandan para kazanmak için garsonluk yapıyor… Şikayet etmiyor, insan tanımak ve öğrenmek hoşuna gidiyor. 6 yıllık bu iş tecrübesinde, en çok para kazanan garson oluyor, kendi deyimiyle gevezeliği ona başarıyı getiriyor. Bu sırada spora devam ediyor, yeni bir burs kazanıp doktora yapıyor, üniversitede hoca oluyor. 12 yıldan sonra, anne-babasının sağlık problemleri nedeniyle 40 yaşında kesin dönüş yapıyor Türkiye’ye.

1980’li yılların başındayız. Deniz Gökçe artık Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi… Bir yandan devlet içindeki karmaşa, bir yandan dışa açılmaya çalışan özel sektör… Aldığı maaş mütevazı bireyin kirasını karşılamaya bile yetecek gibi değil. Bebek’te 60 metrekarelik bir ev tutuyor.  Çözüm yolu bulması gerekiyor; "Ben hayata teslim olacak yapıda bir insan değilim. Bulunduğum durum, kariyerimde çok büyük değişiklikler yarattı. Matematik dersleri verdim, piyasa araştırmaları ve istatistiksel araştırmalar yapan bir şirket kurdum, ansiklopediler tercüme ettim, bu arada can sıkıntısından Cumhuriyet Gazetesi’nde basketbol yazıları yazmaya başladım. 1990’a kadar sürdü bu yazılar. Ama farkına vardım ki futbol yazmazsanız, ilgi çekmiyor. Ben de alanımı değiştirdim. Oradan Nokta, Sabah, Hürriyet, Yeni Yüzyıl ve Akşam’a kadar uzanan bir kariyer... Ücretiniz artıyor, isminiz yayılıyor, hayatınız kolaylaşıyor. Bunun ilk 9 yılı para almadan, serbest giriş kartım olmadan yazdım. Sonuna kadar direndim, spor camiası beni kabullendi. 1990’ların sonunda ekonomi yazıları yazarak normal hayatıma geri döndüm. Ama kolay olmadı."

Gökçe’nin bulduğu çözüm yolları köşe yazarlığı ile sınırlı kalmıyor tabii. Aynı dönemde geleceğini gördüğü diğer bir sektör bankacılık. Kariyerini makro iktisada çeviriyor, 1980-90 yılları arasında, sektöre giren yeni neslin yarısına eğitim veriyor. Bu dönemde, ekonomik açıdan da oldukça rahatlıyor. Eğitim şirketi kuruyor, bazı mali kuruluşlar ve bankalarda yönetim kurulu üyeliklerine başlıyor. Ve derken TV dönemi başlıyor… Spor ve ekonomi programları ile çok daha geniş bir kitleyle buluşuyor, tanınıyor.

Bu kadar farklı işle aynı anda uğraşmak apayrı bir beceri. Gökçe’nin formülü ise çok basit: Doğru zaman yönetimi: “Benim gibi bir adamsan, hiçbir yerde full-time yaşamayacaksın. Sınırlı ve minimal ilişki kuracaksın. Sonuçta teknik hizmet veriyorsun, hiçbir idari görevin-yerin olmuyor, dışarıdan danışmanlık yapıyorsun. Tabii Babıali’de ilk yaz› yazdığımda, Cumhuriyet’te, iş kolaydı. 24.00-01.00’da basılırdı gazete. 22.00’de git, yazını yaz, trafik yok, bir fley yok rahatsın. Ama oradan Sabah’a, Hürriyet’e geçtim, olan oldu. Yazıyı öğlene kadar teslim et, Bebek’teki evinden çık, arabaya bin, git, geri gel. Yazıyı yazmak 1 saat, gitmek-gelmek 4 saat… Ne zaman ki faks, bilgisayar, fotokopi, cep telefonu, internet geldi, ifl kolaylaştı zaman yönetimi mümkün hale geldi. Aksi halde elbette yapamazdım."

Peki, bu kadar çok farklı alanda konuflan bir adam, nasıl bir camiaya ait olmama hissi vermemeyi başarabilir?
Bu soruya açık ve net bir yanıt veriyor; "Ben ideolojik biri değilim. Türkiye’de çok bilgili insanlar var. Bir de bu insanların inanç sistemleri var. inanç sistemi, yorumlar› etkiler. Ekonomi bir bilimse içinde inanca yer yok. Benim özelliğim, hocamın da yıllar önce bana söylediği gibi  “sirk müdürü” olmam. Hiçbir siyasi görüşün taraftarı değilim, futbolda da takım tutmam. Futbol maçına giden gazeteci, hakim gibi yargılıyor olayı, seni yargılayan hakimin taraftar olmasını ister misin? İnsanların spor yazarı olma hakkı vardır, taraftar olma hakkı da vardır ama ’taraflı spor yazarı olmak’ diye bir hak yok. Gelişmiş toplumla gelişmemiş toplumun farkı bu, Bir İsveç gazetecisi bir İsveç takımı ile Fransız takımı maç yaparken İsveç bayrağı ile mi oturuyor? Ama Türkiye’de gazete genel yayın yönetmenleri boyunlarına takımlarının fuları takıp maça gidiyor, gazeteci tribününde oturuyor."

Söz futboldan açılmışken, fanatizmden dem vuruyoruz. İnsanları yaşamdan uzaklaştıran bu ruh halinin nedenini soruyoruz...
Türkiye perspektifinden yanıtlıyor: “şöyle bir insan tipi düşün, Anadolu’dan göç etmiş bir ailenin çocuğu. Eğitimi yok, Ümraniye’de gecekonduda oturuyor, sabah 06.30’da kalkıyor, 3 vasıta ile sanayi çarşısına geliyor, kaporta tamirciliği yapıyor. Akşam 19.30’da işten çıkıyor, 22.30’da eve gelip yatıyor, Hayatında kadın yok, kahvede okey oynuyor. 6 gün yaşamıyor. Yaşamla tek ilişkisi öğle tatilinde elinde soğanlı köfte ekmek yerken seyrettiği kızlar veya topa vurduğu tekme. ’Hayatta ben varım’ diyebileceği tek gün, tuttuğu takımın pazar günkü maçı. Orada ‘en büyük Fener, Cimbom’ diye bağırırken ’Ben varım, yaşıyorum’ diye bağırıyor aslında.

Kaynak: KobiFinans Dergisi 18. Sayı

 
 
Bu yazı 436 kez okundu.
Bu yazı hakkında yorum yapılmamış.

 
  Üyelik Girişi
BİZİ TANIYIN  | ÇÖZÜM ORTAKLARI  | SIKÇA SORULAN SORULAR  | GÜVENLİK GİZLİLİK  | REKLAM  | KobiFinans RSS
KobiFinans'ı Öner Sık Kullanılanlara Ekle Ana Sayfam Yap Bize Ulaşın
KobiFinans, bir Finansbank Kobi Bankacılığı hizmeti olup her hakkı Finansbank A.Ş.'ye aittir. © 2008
Content by Kolay İçerik