Tanrı sizi Mozart’sız kılmasın... Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’nın Genel Müzik Direktörü ve Daimi Şef Gürer Aykal’ın duası bu. 28 Şubat perşembe günü bizi Mozart’la buluşturmadı ama Dvorák’ın, 1890 yılında, ölümünden on dört yıl önce bestelediği Requiem’le Lütfi Kırdar Konser Salonu’nda izleyenleri büyüledi. Dünyaca ünlü The Philharmonia Korosu’nun konuk olduğu konsere, uluslararası üne sahip Valentina Valente (soprano), Romina Boscolo (alto), Mathias Stier (tenor) ve Massimiliano Viapiano (bariton) solist olarak katıldı. Aykal konserden önce “Böylesine ender bir konseri yönetebileceğim için hem çok mutlu hem de çok gururluyum” diyordu. Ve aslında müzik öğretmeni babasına bir borcunu daha yerine getirmeye hazırlanıyordu.
Müzik müfettişleri keşfetmemiş olsaydı bugün şef Gürer Aykal olur muydu? Zannetmiyorum. Şu an karşınızda zengin bir Gürer Aykal olurdu. Kolay müziğe geçmiş olurdum. Hafif müzik bestecisi olabilirdim. Genç yaşlarda sesim iyiydi belki şarkıcı da olabilirdim.
Yine müzikle ilgili olurdu yani... Mutlaka müzikle ilgili olurdu, çünkü kendimi bildiğimden beri gam yapıyorum. Alfabeyi bilmeden önce notaları öğrendim.
Babanızın müzik öğretmeni olmasının etkisi vardır sanırım... Babam köy enstitüsünde öğretmendi, onlar Türkiye’nin en saygın insanlarıydı. Babam beni anladı, 4. sınıftaydım, beni yanında götürür bana gam yaptırırdı. Sonraki zamanlarda bana fazla ders vermedi. “Benim bilgim yeterli değildi seni bozmak istemedim” diye açıkladı sonra. Konservatuarı biliyordu ama götürecek maddi gücü yoktu. Ülke nasıl bir ülkeyse o zaman, müzik müfettişleri Türkiye’yi dolaşıp öğrenciler bulurlardı. Ben de onlardan biriydim. Benimle birlikte 12 tane daha vardı ama aileleri bırakmadı, çalgıcı olacak, diye. Ama benim babam için öyle değildi, bütün isteği buydu. Zamanında da böyle müfettişler olsaydı babam da çok başka yerlerde olurdu.
Keman bölümünden sonra orkestra şefliğine götüren neydi sizi? Herkes şiirler yazar ya, ben de kendi ölçümde besteler yapıyordum, 13-14 yaşlarındaydım. Sonra bunları arkadaşlarıma çaldırıyordum. Benim şeflik için elimi kolumu sallamaya başlamam böyle oldu. Keman bölümünde edindiğim eğitim beni orkestra şefi olmaya götürecek düzeyde değildi. Ancak keman bölümüyle orkestranın içine girdim. Orkestranın içini, çalışanların bütün düşüncelerini kavramayı, psikolojik durumlarını anlamayı öğrendim. Kompozisyon bölümünde okumaya başladığımda benim bu avantajım vardı.
Enstrümanı çok iyi çalan bir isim olmak yerine neden yönetmeyi seçtiniz? Bir iyi kemancı, piyanist olmak çok önemli ama bir orkestrayı yönetmek bunlarla kesinlikle karşılaştıramayacağınız bir şey. Elinizde bir değnek var, hiç sesi yok. Ellisi yaylı çalgılar, 20-25’i diğer sazlardan oluşan topluluğu elinizde sesi olmayan bir değnekle... Tüm bunları yaşatmak, bunu hiç kimse hiç bir şeye tercih etmez. Zaten büyük çalgıcılar da sonunda orkestra şefi olur. Çünkü herkesin içinde bu vardır.
Yabancı orkestraları da yönettiniz. Farklı kültürlerden insanları yönetmenin zorlukları neler? Farklı kültürdeki insanların belli bir kültüre hizmeti var. Onlar ne kadar farklı düşünürlerse düşünsünler benim istediğim Dvorák’ı yorumlayacaklar. Orkestra şefi kendi bünyesinde oluşturduğu müziği karşısından alır. Eğitimiyle, kültür birikimiyle bestecileri kendi içinde yaşatmaya başlar.
Konserlerinize nasıl hazırlanıyorsunuz? Bir kere eserler zaten 2-3 yıl önce belirleniyor. Yüzde 80’i sizin istediğiniz bestecilerdir. Bu eser bir Beethoven olsun ya da bir Türk eseri, hepsinin bir notası, bestesi var. Ben partisyonu genelde yaz aylarında okurum, çünkü ancak yaz aylarında boşum. Partisyon okumak sizin kitap okumanız gibidir. Kitap okurken bir şeyler duyarsınız değil mi, ben de notalar duyarım. Sonra notaları birleştiririm, çalışarak kendime mal etmeye uğraşırım ve kendi birikimimle birleştiririm.
Sahnedeyken neler hissediyorsunuz? Hiçbir zaman dünyanın hiçbir yerinde bir şefin konsere çıkarken ‘Her şey hazır, tamam yapacağız’ dediğini düşünemem. Konsere çıkmadan önce yapmış olduğunuz çalışmaları iyice belleğinize kazır ve bunlara konserde neler ekleyebileceğinizi düşünürsünüz. Bir de konsere çıkmadan önce kendimle hesaplaşmam vardır, burayı böyle yap, ah bunu unuttum gibi...
Midemde kelebekler uçuşur. Onları da sanat için kullanabilmeyi yıllar sonra öğrendim, onlarsız olmaz çok kuru olur yoksa. Bir de futbolcular sahaya çıkarken haç çıkarır, dua ederler ya bizde dua etmek yoktur. Ancak yardım istediğiniz birileri vardır; inandığınız soyunuzdur, babanız, dedeniz olabilir. Tanrı utandırmasın, diye düşünür öyle çıkarsınız sahneye. Sonra da konser bitimindeki alkışların ardından kendine gelir orkestra şefi, dünyaya ayağını tekrar basar.
Gürültü, görüntü bir sürü kirlilik var etrafımızda. Bu kadar kirliliğin içinde sizin gibi biri nasıl yaşıyor? Göz kirliliği kolay giderilebiliyor. 19. yüzyıl Fransız ressamlarının tablolarının önünde 15 dakika durabilirseniz, gözünüz tertemiz oluyor. Ama kulak temizliğine imkân pek yok. Sokaklarda gülümseyen insan göremezsiniz. Tabii ki işleriyle, hayatlarıyla ilgili sorunları olabilir ama bunların dışında insanların kendi içlerinde bir mutluluğunun olması lazım, bunu dışa vurmalı, gülümsemeliler. Bunu başka ülkelerde görebiliyorum ama Türkiye’de yok. Bu beni gerçekten çok üzüyor. Bu kulak kirliliğinin verdiği bir şey, çünkü dinlediğiniz müzik sizi yönlendirir.
Yoz müzik insanlarımıza ulaşılmazı aşılıyor; ne yaparsanız yapın aşkınıza, mutluluğa, evliliğe, ne aklınıza geliyorsa ulaşamayacaksınız, güle dokununca diken olacak. Bu benim için topluma eroin kullandırmakla eş değer. Toplumu bundan kurtarmak lazım. Bir de çok sesli müzik bizim değildir, diye bir görüş vardır.
Peki, Japonlarda böyle bir kültür ya da keman diye bir saz var mıydı? Yoktu ama en iyi kemancılar oradan çıkıyor şimdi. Sadece Tokyo’da 20 tane orkestra var, bunlar deli mi, niçin bunları yapıyorlar? Bu bizim kültürümüz değil, diyen tembellerle artık konuşmuyorum bile. Çünkü çok sesli müziği dinlemek, anlamak için emek gerek, okumak gerek. Zamanında çok söyledim, saçlarım ağardı ama artık söylemiyorum.
Peki neden ABD’den geri döndünüz, yurtdışında bu işi yapmadınız? Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın başına getirildiğinizde Türk’ten şef olmaz yorumlarıyla bile karşılaşmıştınız. Yurtdışında, Amerika’da iki orkestrada, üç üniversitede çalıştım. Orada ülkemin adını çok güzel temsil ettim ancak ben köy enstitüsünde müzik öğretmeni olan bir babanın çocuğuyum. Bana verdiği, ülkem için yapmam gereken görevler var. Ülkemi, kendi alanımda belirli bir yere getirmek benim hedefim. Ben hiçbir zaman Türkiye’yi bırakmadım. Ben Türk’üm, gözümü de bu ülkede kapatmak isterim tabii müzikle beraber.
Bazılarını orkestranın içine koyarsınız etrafınızı yeşertir. Tam tersi kurutanları da vardır, diyorsunuz. Kimlerdir onlar, daha çok kimlerle karşılaştınız? Devlet orkestralarında bu açıkça görülür, çünkü oralara belirli bir yaşta girerler ve 65 yaşına kadar çalarlar. Bu insanlar belki 20’li yaşlarda iyidir ama 40’lı yaşlara gelince tükenirler. Bazıları çok gelişir, emekli olmasın diye bakılır. Ama hep aynı yerde çalarak halini benimseyenler çoğunlukta. Özel orkestralarda durum böyle değil, müziğin ışıltısını algılamayanlar barınamıyor. Bu durum benim devletten ayrılmama neden oldu.
Orkestra şefliği bir nevi yöneticilik aslında... Zaten başarılı yöneticiler orkestra şefi gibi çalışır yani kendi birimlerindeki herkesin ne iş yaptığını bilirler. Orkestra şefinin önündeki orkestrayı tam bir uyum içinde yönetmesi lazım. Bu son derece zor ama orkestrayı biliyorsanız, ne yaptıracağınızı iyice bellettiriyorsanız işinizde de orkestra şefi olursunuz.
Bir orkestra şefi kendini nasıl geliştirir, nelerden beslenir? Halktan kendimi geliştirir, doğadan kendimi beslerim. Halkın arasına girmek çok şey öğretir. Bir de yazarları okumak ve onları irdelemek de görüş açısını geliştirir ama halkın arasına girmek bir maça gitmek gibidir. Futbolu bilip bilmemek önemli değil, o coşkularından, el hareketlerinden orkestranın vuruşlarını bile öğrenirsiniz. Halkı iyi analiz etmek lazım…
Sizde iz bırakan bir kitap var mı? İnce Memed. Ben bir Yaşar Kemal tutkunuyum.
Etkilendiğiniz bir film peki? Son zamanda Kan Dökülecek (There Will Be Blood) ama geçmişten Rüzgar Gibi Geçti...
Sevdiğiniz bir orkestra şefi? Yaşayanlar arasından Claudia Abbado.
Kaynak: Milliyet İnsan Kaynakları Gazetesi / Hicran Tekin
www.insankaynaklari.com
|