KobiFinans Türkiye' nin en büyük kobi portalı
Anasayfa Site Haritası English
 
   21 Kasım 2008, Cuma
DERGİMİZ FORUM ÜYE SORGULAMA İLAN PANOSU
Pazarlama
Satış
Yönetim
Vergi ve Muhasebe
e-Ticaret
KOBİ Destekleri
Kişisel Gelişim
Dış Ticaret
Yeni Girişim
Marka
Finansman
Ofis Teknolojileri
Kalite
İnsan Kaynakları
Bayilik ve Franchising
İş Gezisi Rehberi
İş Yaşamı
Risk Yönetimi
İnovasyon

En Çok Okunanlar

Kitap Tanıtım
Girişimcinin Silahı : İş Planı

Paul BARROW

Ekonominin Dinomosu Küçük Ve Orta Büyüklükte İşletmeler Rehberi

Ercan ALPTÜRK

“İş Hayatında O Kadar Büyük Rekabet Var ki, İnsan Hayatın Dengelerini Bozabiliyor”
Muzafer AKPINAR
Dost Enerji Yönetim Kurulu Üyesi

En tepedeydi, içindeki insanın giderek robotlaştığını hissetti ve bir gün "Hadi bana eyvallah" deyip gitti. Şimdi ise hem hayata, hem kendine hem de sevdiklerine yeniden "Merhaba" diyor…

Her ne kadar biz onu Turkcell’in genel müdürü ola­rak tanıdıysak da, o aslında sa­nayici bir aileden gelen, üstelik genç yaşlarda önemli görevler­de bulunmuş ve kısa sürede ya­rattığı değerlere hissedar olmuş birisi: Muzafer Akpınar’dan bahsediyoruz. Anlaşılan girişimci ruh, kendisine babasın­dan miras. Çünkü babası Yılmaz Akpınar, hukuk okumuş, Sorbonne Üniversitesi’nde master yapmış, Türkiye’ye döndükten son­ra da deterjan işine girerek, fabrika açmış bir sanayici. Ama Unilever ve Proc­ter&Gamble gibi devler Türkiye pazarına girince, onlarla rekabet etmeye çalışıp ye­nilmek yerine, birlikte çalışmayı teklif ede­rek, riski ortadan kaldıracak kadar da ön­görü sahibi bir işadamı. Muzaffer Akpınar da iş hayatında babasını rol modeli almış olabileceğini söylüyor.

Akpınar Saint Michel Fransız Lisesi’ne ardından da Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler ve İşletme Fakültesi’ne girerek, as­lında babasının izinden gitmeye daha o yıl­larda karar veriyor. "Farklı bir hayal hiç kurmadım, işadamı olacağırm biliyordum zaten" diyor o yılları hatırlarken. Hatta Murat Yargı’nın yönetim kurulu başkanı olduğu Penta Dış Ticaret’e, aslında babası­nın şirketinde çalışmaya başlamadan önce, işi biraz daha öğrenmek için iş başvurusu yapıyor.

"Penta Dış Ticaret’e girme sebebim, uluslararası ticareti öğrenmekti. Çünkü ciddi cirosu olan, o zamanın lider şirketle­rinden ve yükselen yıldızlarından bir tanesiydi. Üniversitenin 3. ve 4. sı­nıflarında burada staj yaptıktan sonra 1985’te mezun oldum ve 15 Temmuz’da ge­lip ’Acaba bana uluslararası ticareti öğrenebileceğim, özellikle de kimyevi maddeler departmanında (çünkü bizim deterjan fab­rikalarımız vardı) boş yer var mı?’ diye sor­dum. Onlar da bana ’Maalesef orada boş yer yok, tekstil departmanında var, orada çalışır mısın?’ dediler. Sonuçta meta çok önemli değildi, ben dış ticareti öğrenmek istiyordum, kabul ettim" diyen Muzaffer Akpınar, şimdi "İyi ki öyle yapmışım" di­yor. Çünkü çalıştığı işlerin onda daha fark­lı ufuklar açtığını, değişimine büyük katkı­da bulunduğunu düşünüyor. Sonrasında kurulmasına ön ayak olduğu Penta Tekstil’in hissedarlığı, arkasından KVK’nın ge­nel müdürlüğü ve hissedarlığı, ardından Turkcell genel müdürlüğü geldi...

4.5 yıl Turkcell’de genel mü­dürlük yaptıktan sonra, 2006 yılının Ha­ziran ayında, birdenbire "Hadi bana ey­vallah" deyiverdi. Herkes bu ayrılığın ar­kasında bir bit yeniği arasa da o gülerek "Kendime ve yönetim kuruluna bana bu görevi teklif ettiklerinde çok uzun kal­mayacağıma dair bir söz vermiştim, sözü­mü tuttum" diyor. Şimdi ise sadece Turk­cell’in, THY’nin, KVK’nın ve yeni kur­duğu Dost Enerji’nin yönetim kurulu üyeliklerini yapıyor. Genel müdürlük ve profesyonel yöneticilik defterini kapattığını söyleyen Akpınar, hayatı yeniden keşfediyor. İşte kendi ağzından bu keşfin öyküsü... 

Turkcell’den ayrıldığınızda tam 40’lı yaş­ların ortasındaydınız. Yani aslında hem çok verimli olduğunuz, hem de hayat hak­kında kendi iç hesaplaşmalarınıza döndü­ğünüz yıllar. Ayrılmanızın bir nedeni de içinizdeki adamın galibiyeti mi?
Bu işi sonsuza kadar yapmak gibi bir ni­yetim zaten yoktu, o nedenle kafamda bir kapanış parantezi vardı. Tabii ki böyle bir karar kendi kendine gelmedi. Ama dedi­ğiniz etkiler de var bence içinde. Bunları ayıklamak da çok zor… İnsanın fiziği, ruh hali, yaşadığı yıllar... Bunlar da çok önemli. Daha ne kadar yaşayacağımızı bilmiyoruz,- kader diye de bir şey var. Do­layısıyla bundan sonraki yol haritasında farklı §eyler istiyor insan kendi hayatında.

Neler mesela?
Profesyonel yöneticilikte, değer katmak ve insanların hayatına olumlu etki etmek benim için kıymetli bir faktördü. Turkcell bu açıdan çok ilginç bir şirket. İletişim gibi altyapı şirketleri insanların hayatını değiş­tiriyor. Benimkini de değiştirdiğini düşü­nüyorum. Daha hayatın içinde olmak iste­dim. Yogayı ofiste değil de, tercih ettiğim bir yerde yapmak mesela...

Bir an durup "Ne yapıyorum ben?" dedi­ğiniz oldu mu?
Turkcell’den ayrıldıktan sonraki dönem, benim için böyle bir süreçli aslında. Ve ba­zı kararlar aldım. Mesela profesyonel yö­neticilikte genel müdürlük dönemini ka­pattım artık. Tabii Allah saklasın, yatırımlarım batarsa, o zaman bir yerin kapısını çalarız ve ekmeğimizi kazanırız. Dedim ya, hayat sizi nasıl yönlendirir, çok belli olmaz. Ama şimdilik kararım bu. Bunun dışında birden fazla sektör ve şirkette yatırımcı ol­mak, onların en fazla yönetim kurulu sevi­yelerinde bulunmak; iş hayatını, yaşamının içinde belli bir yerde tutmak, sosyal sorumluluk konularında aktif olmak... Kı­saca bu tip işler, hayatımın içinde daha ön planda olsun istiyorum.

Bu konuda bir problem mi yaşadınız?
Ben sevgiyi çok önemseyen bir insanım. Ama aktif iş hayatının içindeyken, bende de sevginin dozunun azaldığını gördüm. Bundan da çok hoşlanmadım açıkçası.

Nedeni ne sizce?
İş hayatının içinde sevgiyi beslemek çok zor. Ben de bu duyguyu önemseyen ve gö­receli olarak hissettirebilen bir insan oldu­ğumu düşünüyorum, ama yine de öyle gör­düm. Bunun dozu yok. Sevgi kadar kuvvet­li bir duygu yok. Bu tüm hayat için geçerli. İçinde sevgiyi ve duyguyu daha yoğun ba­rındırabilen takım liderleri de her zaman başarılı ve yaratıcı olmuşlardır. İş hayatı çok acımasız... Çünkü ortam öyle kurul­muş; çok rekabetçi, çok hızlı. Gittikçe de hızlanıyor. Bir noktada buna dur demek gerekiyor. Bazen insan kendi içine dön­mek istiyor.

Bu yüzden mi yoga yapıyorsunuz?
Kesinlikle. Kendi içimi hissetmeye, ken­dimi keşfetmeye çalışıyorum. Turkcell zamanında üst düzey takımı rahatlatmak amacıyla başlamıştık yogaya. Dışarıdan bir hoca ofise gelir, hep birlikte yoga yapardık. Kısa bir süre sonra tek başıma kaldım. On­dan sonra da hayatımda hep oldu. Ama ar­tık bunu ofisten çıkardım. Yoga yapılan merkezlere gitmeyi tercih ediyorum. Çün­kü ofiste kaldığınız müddetçe, iş devam ediyor. İçinize dönmeniz zorlaşıyor.

İnsanın kendine yolculuğu zaman zaman sarsıcı da olabilir...
Evet, benim de sarsıldığım dönemler oldu.

Neyi keşfettiğinizde sarsıldınız?
İş dünyasında insanlar duygulardan uzaklaşıyor. Ben de biraz bunu yapmışım. Mekanikleşip, robotlaşmışım. Bence insa­na en çok zarar veren şey bu... Çünkü in­sanız. Zaman zaman duygularımı hisset­mekte ve anlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü rasyonel zihnim, sürekli ve metodik olarak çalışıyor. Bilgi toplayıp, onları bir süreçten geçirip, çıkış alıyorum. Her şey bir projenin parçası gibi... Hayat böyle değil. O değişimi yaşamak, zor ama keyifli bir yolculuk. Şimdi bu yolculuğu tamamlama­ya çalışıyorum.

Hayatı hızlı yaşıyoruz. Özellikle de kentler­de. Oysa doğada her şey kendi döngüsün­de yavaş akıyor. Doğa sporlarına bu kadar düşkün olmanızın nedeni, bu yavaşlığı ya­kalamak mı?
İş hayatı ve İstanbul çok zehirli bir dünya. Sizi dönme dolap gibi sabahtan alıp akşama kadar çeviriyor, akşam da dinlenme saatle­rinize fırlatıp atıyor. Dolayısıyla spor ve do­ğa benim için yeni bir şey değil; içinde büyü­düm. Akçaylı’yım ve orası benim çocuklu­ğumda köydü. Denizin içinde, dalışla büyü­düm. Hala masa tenisi oynuyorum; Turk­cell’in takımındayım. Bunlar hep hayatımı dengeleyici unsurlar oldu. Ama vakit ayırabilmek için zaman çalmak zorunda kala­biliyordum. O anlar jumbo jetten inip bisiklete binmek gibiydi. Ya da laptoplardan, hesap makinelerinden sonra, biraz da çiçeği böceği görebil­mek gibi çok kıymetliydi.

Hata da öyle... Maalesef iş hayatında o ka­dar büyük rekabet var ki, insan hayatın dengelerini çok kaçırabiliyor. Hayatın temeli olan mutluluğu, sevgiyi, saygıyı, bireysel ilişkileri, sevdiği insanları hayatının çevresine daha çok almayı ihmal edebiliyor. Çok büyük bir yalnızlık var onun içinde. O yalnızlı­ğı bence dengeleyebilen unsurlar, bir ölçüde olabildi benim hayatımda. Bu sporlar, hobi­ler ve o ortamların içinde bulunmak... Sporla ilgilenen insanlarda ortak değerler oluşu­yor. Düzenli spor yapan ve müsabakalara katılan insanlar kaybetmeyi, takım ilişkisini ve takımdaşlığı öğreniyor. Belli kurallar içinde, çelme takmadan, etik kuralları boz­madan, adaletsizlik ve ahlaksızlık yapma­dan bir müsabaka nasıl yapılır, öğreniyorlar. Bunlar çok kıymetli şeyler. Yükseldiğimiz zaman görüyoruz ki, hayatın içinde aslında küçücük varlıklarız. Ve hayatı yönettiğimizi zannediyoruz, ama biz değil hayat bizi yönetiyor. Ben de zaman zaman hayatımın yönetim iktidarı­nın dozunu kaçırıyorum. Yal­nız ben değil, herkes kaçırı­yor. Hayatta her şey "Ben yö­netirim" gibi olmuyor.

Bunu ne kadar başardınız veya başarabildiniz mi?
Dönem dönem başaramadım, kendimi kaptırdım.

Şimdi kendinize ve hayatınıza daha fazla zaman ayırıyorsunuz herhalde?
Turkcell’deyken çok sık olmamakla bir­likte-bir haftalık kaçamaklar yapıyordum. Şimdi onları sıklaştırdım. Öte yandan ken­dime plansız programsız günler bırakıyorum. Çünkü bazı alışkanlıklarımız var, haftalarımızı, aylarımızı planlıyoruz. Turk­cell’de çalışırken günümün tamamı toplan­tıda geçerdi, üstelik sabah 08.00’de ofiste olup, 20.00-21.00’e kadar kaldığım olurdu. Şimdi başka bir şey yapıyorum. Toplantı günlerimde hep toplantı yapıp, toplantısız iş günleriyle, plansız ve işsiz günler ayırıyo­rum kendime. Ve bu günleri mümkün ol­duğunca, sade bir ortamda geçirmeye çalış§ıyorum. Tabii bunun içinde spor ve hobi­ler de var. Hatta zaman zaman iş konuları da olabiliyor. Ama rahatım ve bir denge içinde hissediyorum kendimi. Fark ettim ki, benim ajandamı başkası yapınca değil, kendim yapınca mutlu oluyorum. 

CEO’luğun bir ömrü var mı?
Dünyada 5-7 yıl arasında bir ömür biçili­yor. Bence bu artık daha da geriye çekili­yor. Çünkü insan o yoğun çalışma ortamında gerçekten tükeniyor.

Peki, sizi tüketmeden mi bıraktı­nız, yoksa sizi biraz tüketmesine izin mi verdiniz?
Tüketmesine izin verdim. Çün­kü dört buçuk sene içinde tüken­memek mümkün değil. Ama yan­lış anlaşılmasın, benim için çok da iyi ve verimli bir süreç oldu. İyi bir noktada ve zamanında bıraktım. Bence Turkcell hala yoluna iyi bir şekilde devam ediyor.

Sizin babanız Yılmaz Akpınar da bir sanayici ve yöneticiymiş aslın­da. İş hayatınızdaki idolünüz babanız mıydı?
Babama çok saygı duyuyorum. Hakika­ten çok sıra dışı işler yapmış. Bulundukları ortama, aldıkları eğitime ve genel kültüre bakıldığında yapılan işler çok sıra dışı. Do­layısıyla bir model olmuştur mutlaka. Bir yatırımcı, girişimci olarak ve risk alma be­cerisi gösterecek yaptığı işleri takdir ediyo­rum. Hatta bu başarıları yakalamadan ön­ce ciddi inişleri de olan bir iş hayatı oldu. O birikim bana da yansımış olabilir. Üstelik beni çok da destekledi. Penta Tekstil’i kur­duğum zaman hiç bilmediği bir sektör ol­masına rağmen bana çok destek oldu.

İlişkiniz nasıldı?
Mesafeli bir ilişkimiz vardı. İş yoğunlu­ğundan dolayı birlikte çok zaman geçir­mezdik. Benim şimdi çocuklarımla paylaş­tığım ortak zevklerimiz hiç olmadı ve zaman problemi olduğu için babamı az gö­rürdüm. Dolayısıyla ili§kinin derinliği de çok az olurdu. Yani bir baba-oğul ilişkisi her zaman ortada duruyor, ama onun zen­ginleştirilmesi, derinleştirilmesi bence her ilişkide farklı şekillerde gerçekleşiyor. Ta­bii dönemin ve kültürün de getirdiği bir şey bu. Çünkü şimdiki baba-oğul ilişkilerine baktığımda, aradaki bağın çok farklı oldu­ğunu görüyorum. Benim kuşağımın çocuk­larıyla kurduğu ilişkiler çok yakın ve şeffaf. Sanıyorum bu da toplumsal bir evrim. Ben de o evrimin bir parçasıyım. 

Siz çocuklarınıza daha fazla zaman ayırı­yor musunuz?
Çocuklarıma her zaman babamdan çok daha fazla zaman ayırdım, ama yete­rince zaman ayırmadığım düşüncesindeyim. Keşke daha fazla zaman ayırsaydım diyorum... Ama şimdi bunu telafi etme­ye çalışıyorum. Beraber kaymaya gidiyo­ruz, sörf yapıyoruz, sohbet ediyoruz. Biri­kimlerimi onlara daha sıcak bir şekilde aktarmaya çalışıyorum. Bu da zor bir iş… Çünkü her ikisi de ergenlik döneminde ve bazen defansif bir ortam bulabiliyorsu­nuz. Ya da ilişki kurmakta zorlanabiliyorsunuz. Ama benim için çok kıymetli­ler ve aramızdaki ilişki daha açık.

Diyelim ki, çok önemli bir toplantıya gir­mek üzeresiniz ve çocuğunuz telefon edip, size çok ihtiyacı olduğunu söyledi...
B
u yeni dönemde çocuğumu çok daha fazla tercih ederim tabii ki. Bir buçuk sene önce olsa, iş ortamında kalmayı tercih ede­bilirdim. Şimdi çok daha rahat çıkabiliyo­rum o ortamdan...

Sanki hayatınızdaki değişim, iş hayatınıza da yansıdı. Tamamen çevreci bir yakla­şımla sürdürülebilir enerji (rüzgar enerjisi) işine girdiniz...
Benim için ticaretteki motivasyonum, yan ürünlerle daha çok besleniyor. Bura­da yan ürün ne? Çevreci olması, tekno­lojik olması, dünyanın devamlılığına kat­kıda bulunması, sürdürülebilir olması, kirletmemesi beni çok heyecanlandırı­yor.

Sektöre girmeye karar vermenizdeki et­kenler yalnızca bunlar mı?
Ben spor yapmayı seven bir insanım. Çocuklarımla windsurf yapıyorum. Çok eski yıllardan beri serbest dalıcıyım. As­sos, Babakale, Bozcaada ve Gökçeada’ya çok sık giderdik. Tüm bu yerler çok rüzgar alan bölgeler. Oysa yalnızca Boz­ca ada’ da, bir tane rüzgar enerjisi santrali var, bir tane de Alaça­tı’da. Dünyada ise yaygın olduğu­nu gezilerim sırasında gördüm. Niye Türkiye’de yok diye düşün­üm. Ama Turkcell’de çalışırken buna eğilme fırsatı bulamadım. Haziran 2006’da ayrıldığımda kafamda birkaç tane konu vardı. Bu, en güçlü olanıydı.

Y
enilenebilir enerjide tek kaynak rüzgar değil. Neden rüzgara odaklandınız?
Ana faktör; burası da düzen­lenen bir pazar; lisansla, kıt kay­nakla ilgili kurumdan alınan bir imtiyazla iş yapılabiliyor. Telekom da öy­leydi. Oradaki tecrübelerimizi buraya aktarabileceğimizi düşündük. İkincisi tabii ki teknolojiyi hissetmek… Bir de sermaye yoğun bir yatırım, kredilenmesi lazım. Bu üç seti koyduğumuzda Dost Enerji’yi do­ğurduk. Turkcell’de operasyonlardan So­rumlu genel müdür yardımcısı olan ve benden birkaç ay önce ayrılan Ruhi Do­ğusoy ile konuştum. O da çok heyecan­landı, sonrasında Murat Vargı’ya getir­dik projemizi, o da aynı heyecanı göste­rip "Siz varsanız ben de girerim" dedi. Dost Enerji §imdi lisansı olan iki işletme­ye sahip. Bunlardan bir tanesi Yunt Dağı’nda. 42,5 megawatt’lık bir tesis kuru­yoruz. Bir diğeri de Çeşme yolu üzerin­de, Urla’da. Onun da 19-20 megawatt’a geleceğini düşünüyoruz.

Kaynak: Fortune Dergisi / Arzu Erdoğan

www.vdg.com.tr

 

 
 
Bu yazı 348 kez okundu.
Bu yazı hakkında yorum yapılmamış.

 
  Üyelik Girişi
BİZİ TANIYIN  | ÇÖZÜM ORTAKLARI  | SIKÇA SORULAN SORULAR  | GÜVENLİK GİZLİLİK  | REKLAM  | KobiFinans RSS
KobiFinans'ı Öner Sık Kullanılanlara Ekle Ana Sayfam Yap Bize Ulaşın
KobiFinans, bir Finansbank Kobi Bankacılığı hizmeti olup her hakkı Finansbank A.Ş.'ye aittir. © 2008
Content by Kolay İçerik