En tepedeydi, içindeki insanın giderek robotlaştığını hissetti ve bir gün "Hadi bana eyvallah" deyip gitti. Şimdi ise hem hayata, hem kendine hem de sevdiklerine yeniden "Merhaba" diyor…
Her ne kadar biz onu Turkcell’in genel müdürü olarak tanıdıysak da, o aslında sanayici bir aileden gelen, üstelik genç yaşlarda önemli görevlerde bulunmuş ve kısa sürede yarattığı değerlere hissedar olmuş birisi: Muzafer Akpınar’dan bahsediyoruz. Anlaşılan girişimci ruh, kendisine babasından miras. Çünkü babası Yılmaz Akpınar, hukuk okumuş, Sorbonne Üniversitesi’nde master yapmış, Türkiye’ye döndükten sonra da deterjan işine girerek, fabrika açmış bir sanayici. Ama Unilever ve Procter&Gamble gibi devler Türkiye pazarına girince, onlarla rekabet etmeye çalışıp yenilmek yerine, birlikte çalışmayı teklif ederek, riski ortadan kaldıracak kadar da öngörü sahibi bir işadamı. Muzaffer Akpınar da iş hayatında babasını rol modeli almış olabileceğini söylüyor.
Akpınar Saint Michel Fransız Lisesi’ne ardından da Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler ve İşletme Fakültesi’ne girerek, aslında babasının izinden gitmeye daha o yıllarda karar veriyor. "Farklı bir hayal hiç kurmadım, işadamı olacağırm biliyordum zaten" diyor o yılları hatırlarken. Hatta Murat Yargı’nın yönetim kurulu başkanı olduğu Penta Dış Ticaret’e, aslında babasının şirketinde çalışmaya başlamadan önce, işi biraz daha öğrenmek için iş başvurusu yapıyor.
"Penta Dış Ticaret’e girme sebebim, uluslararası ticareti öğrenmekti. Çünkü ciddi cirosu olan, o zamanın lider şirketlerinden ve yükselen yıldızlarından bir tanesiydi. Üniversitenin 3. ve 4. sınıflarında burada staj yaptıktan sonra 1985’te mezun oldum ve 15 Temmuz’da gelip ’Acaba bana uluslararası ticareti öğrenebileceğim, özellikle de kimyevi maddeler departmanında (çünkü bizim deterjan fabrikalarımız vardı) boş yer var mı?’ diye sordum. Onlar da bana ’Maalesef orada boş yer yok, tekstil departmanında var, orada çalışır mısın?’ dediler. Sonuçta meta çok önemli değildi, ben dış ticareti öğrenmek istiyordum, kabul ettim" diyen Muzaffer Akpınar, şimdi "İyi ki öyle yapmışım" diyor. Çünkü çalıştığı işlerin onda daha farklı ufuklar açtığını, değişimine büyük katkıda bulunduğunu düşünüyor. Sonrasında kurulmasına ön ayak olduğu Penta Tekstil’in hissedarlığı, arkasından KVK’nın genel müdürlüğü ve hissedarlığı, ardından Turkcell genel müdürlüğü geldi...
4.5 yıl Turkcell’de genel müdürlük yaptıktan sonra, 2006 yılının Haziran ayında, birdenbire "Hadi bana eyvallah" deyiverdi. Herkes bu ayrılığın arkasında bir bit yeniği arasa da o gülerek "Kendime ve yönetim kuruluna bana bu görevi teklif ettiklerinde çok uzun kalmayacağıma dair bir söz vermiştim, sözümü tuttum" diyor. Şimdi ise sadece Turkcell’in, THY’nin, KVK’nın ve yeni kurduğu Dost Enerji’nin yönetim kurulu üyeliklerini yapıyor. Genel müdürlük ve profesyonel yöneticilik defterini kapattığını söyleyen Akpınar, hayatı yeniden keşfediyor. İşte kendi ağzından bu keşfin öyküsü...
Turkcell’den ayrıldığınızda tam 40’lı yaşların ortasındaydınız. Yani aslında hem çok verimli olduğunuz, hem de hayat hakkında kendi iç hesaplaşmalarınıza döndüğünüz yıllar. Ayrılmanızın bir nedeni de içinizdeki adamın galibiyeti mi? Bu işi sonsuza kadar yapmak gibi bir niyetim zaten yoktu, o nedenle kafamda bir kapanış parantezi vardı. Tabii ki böyle bir karar kendi kendine gelmedi. Ama dediğiniz etkiler de var bence içinde. Bunları ayıklamak da çok zor… İnsanın fiziği, ruh hali, yaşadığı yıllar... Bunlar da çok önemli. Daha ne kadar yaşayacağımızı bilmiyoruz,- kader diye de bir şey var. Dolayısıyla bundan sonraki yol haritasında farklı §eyler istiyor insan kendi hayatında.
Neler mesela? Profesyonel yöneticilikte, değer katmak ve insanların hayatına olumlu etki etmek benim için kıymetli bir faktördü. Turkcell bu açıdan çok ilginç bir şirket. İletişim gibi altyapı şirketleri insanların hayatını değiştiriyor. Benimkini de değiştirdiğini düşünüyorum. Daha hayatın içinde olmak istedim. Yogayı ofiste değil de, tercih ettiğim bir yerde yapmak mesela...
Bir an durup "Ne yapıyorum ben?" dediğiniz oldu mu? Turkcell’den ayrıldıktan sonraki dönem, benim için böyle bir süreçli aslında. Ve bazı kararlar aldım. Mesela profesyonel yöneticilikte genel müdürlük dönemini kapattım artık. Tabii Allah saklasın, yatırımlarım batarsa, o zaman bir yerin kapısını çalarız ve ekmeğimizi kazanırız. Dedim ya, hayat sizi nasıl yönlendirir, çok belli olmaz. Ama şimdilik kararım bu. Bunun dışında birden fazla sektör ve şirkette yatırımcı olmak, onların en fazla yönetim kurulu seviyelerinde bulunmak; iş hayatını, yaşamının içinde belli bir yerde tutmak, sosyal sorumluluk konularında aktif olmak... Kısaca bu tip işler, hayatımın içinde daha ön planda olsun istiyorum.
Bu konuda bir problem mi yaşadınız? Ben sevgiyi çok önemseyen bir insanım. Ama aktif iş hayatının içindeyken, bende de sevginin dozunun azaldığını gördüm. Bundan da çok hoşlanmadım açıkçası.
Nedeni ne sizce? İş hayatının içinde sevgiyi beslemek çok zor. Ben de bu duyguyu önemseyen ve göreceli olarak hissettirebilen bir insan olduğumu düşünüyorum, ama yine de öyle gördüm. Bunun dozu yok. Sevgi kadar kuvvetli bir duygu yok. Bu tüm hayat için geçerli. İçinde sevgiyi ve duyguyu daha yoğun barındırabilen takım liderleri de her zaman başarılı ve yaratıcı olmuşlardır. İş hayatı çok acımasız... Çünkü ortam öyle kurulmuş; çok rekabetçi, çok hızlı. Gittikçe de hızlanıyor. Bir noktada buna dur demek gerekiyor. Bazen insan kendi içine dönmek istiyor.
Bu yüzden mi yoga yapıyorsunuz? Kesinlikle. Kendi içimi hissetmeye, kendimi keşfetmeye çalışıyorum. Turkcell zamanında üst düzey takımı rahatlatmak amacıyla başlamıştık yogaya. Dışarıdan bir hoca ofise gelir, hep birlikte yoga yapardık. Kısa bir süre sonra tek başıma kaldım. Ondan sonra da hayatımda hep oldu. Ama artık bunu ofisten çıkardım. Yoga yapılan merkezlere gitmeyi tercih ediyorum. Çünkü ofiste kaldığınız müddetçe, iş devam ediyor. İçinize dönmeniz zorlaşıyor.
İnsanın kendine yolculuğu zaman zaman sarsıcı da olabilir... Evet, benim de sarsıldığım dönemler oldu.
Neyi keşfettiğinizde sarsıldınız? İş dünyasında insanlar duygulardan uzaklaşıyor. Ben de biraz bunu yapmışım. Mekanikleşip, robotlaşmışım. Bence insana en çok zarar veren şey bu... Çünkü insanız. Zaman zaman duygularımı hissetmekte ve anlamakta zorluk çekiyorum. Çünkü rasyonel zihnim, sürekli ve metodik olarak çalışıyor. Bilgi toplayıp, onları bir süreçten geçirip, çıkış alıyorum. Her şey bir projenin parçası gibi... Hayat böyle değil. O değişimi yaşamak, zor ama keyifli bir yolculuk. Şimdi bu yolculuğu tamamlamaya çalışıyorum.
Hayatı hızlı yaşıyoruz. Özellikle de kentlerde. Oysa doğada her şey kendi döngüsünde yavaş akıyor. Doğa sporlarına bu kadar düşkün olmanızın nedeni, bu yavaşlığı yakalamak mı? İş hayatı ve İstanbul çok zehirli bir dünya. Sizi dönme dolap gibi sabahtan alıp akşama kadar çeviriyor, akşam da dinlenme saatlerinize fırlatıp atıyor. Dolayısıyla spor ve doğa benim için yeni bir şey değil; içinde büyüdüm. Akçaylı’yım ve orası benim çocukluğumda köydü. Denizin içinde, dalışla büyüdüm. Hala masa tenisi oynuyorum; Turkcell’in takımındayım. Bunlar hep hayatımı dengeleyici unsurlar oldu. Ama vakit ayırabilmek için zaman çalmak zorunda kalabiliyordum. O anlar jumbo jetten inip bisiklete binmek gibiydi. Ya da laptoplardan, hesap makinelerinden sonra, biraz da çiçeği böceği görebilmek gibi çok kıymetliydi.
Hata da öyle... Maalesef iş hayatında o kadar büyük rekabet var ki, insan hayatın dengelerini çok kaçırabiliyor. Hayatın temeli olan mutluluğu, sevgiyi, saygıyı, bireysel ilişkileri, sevdiği insanları hayatının çevresine daha çok almayı ihmal edebiliyor. Çok büyük bir yalnızlık var onun içinde. O yalnızlığı bence dengeleyebilen unsurlar, bir ölçüde olabildi benim hayatımda. Bu sporlar, hobiler ve o ortamların içinde bulunmak... Sporla ilgilenen insanlarda ortak değerler oluşuyor. Düzenli spor yapan ve müsabakalara katılan insanlar kaybetmeyi, takım ilişkisini ve takımdaşlığı öğreniyor. Belli kurallar içinde, çelme takmadan, etik kuralları bozmadan, adaletsizlik ve ahlaksızlık yapmadan bir müsabaka nasıl yapılır, öğreniyorlar. Bunlar çok kıymetli şeyler. Yükseldiğimiz zaman görüyoruz ki, hayatın içinde aslında küçücük varlıklarız. Ve hayatı yönettiğimizi zannediyoruz, ama biz değil hayat bizi yönetiyor. Ben de zaman zaman hayatımın yönetim iktidarının dozunu kaçırıyorum. Yalnız ben değil, herkes kaçırıyor. Hayatta her şey "Ben yönetirim" gibi olmuyor.
Bunu ne kadar başardınız veya başarabildiniz mi? Dönem dönem başaramadım, kendimi kaptırdım.
Şimdi kendinize ve hayatınıza daha fazla zaman ayırıyorsunuz herhalde? Turkcell’deyken çok sık olmamakla birlikte-bir haftalık kaçamaklar yapıyordum. Şimdi onları sıklaştırdım. Öte yandan kendime plansız programsız günler bırakıyorum. Çünkü bazı alışkanlıklarımız var, haftalarımızı, aylarımızı planlıyoruz. Turkcell’de çalışırken günümün tamamı toplantıda geçerdi, üstelik sabah 08.00’de ofiste olup, 20.00-21.00’e kadar kaldığım olurdu. Şimdi başka bir şey yapıyorum. Toplantı günlerimde hep toplantı yapıp, toplantısız iş günleriyle, plansız ve işsiz günler ayırıyorum kendime. Ve bu günleri mümkün olduğunca, sade bir ortamda geçirmeye çalış§ıyorum. Tabii bunun içinde spor ve hobiler de var. Hatta zaman zaman iş konuları da olabiliyor. Ama rahatım ve bir denge içinde hissediyorum kendimi. Fark ettim ki, benim ajandamı başkası yapınca değil, kendim yapınca mutlu oluyorum.
CEO’luğun bir ömrü var mı? Dünyada 5-7 yıl arasında bir ömür biçiliyor. Bence bu artık daha da geriye çekiliyor. Çünkü insan o yoğun çalışma ortamında gerçekten tükeniyor.
Peki, sizi tüketmeden mi bıraktınız, yoksa sizi biraz tüketmesine izin mi verdiniz? Tüketmesine izin verdim. Çünkü dört buçuk sene içinde tükenmemek mümkün değil. Ama yanlış anlaşılmasın, benim için çok da iyi ve verimli bir süreç oldu. İyi bir noktada ve zamanında bıraktım. Bence Turkcell hala yoluna iyi bir şekilde devam ediyor.
Sizin babanız Yılmaz Akpınar da bir sanayici ve yöneticiymiş aslında. İş hayatınızdaki idolünüz babanız mıydı? Babama çok saygı duyuyorum. Hakikaten çok sıra dışı işler yapmış. Bulundukları ortama, aldıkları eğitime ve genel kültüre bakıldığında yapılan işler çok sıra dışı. Dolayısıyla bir model olmuştur mutlaka. Bir yatırımcı, girişimci olarak ve risk alma becerisi gösterecek yaptığı işleri takdir ediyorum. Hatta bu başarıları yakalamadan önce ciddi inişleri de olan bir iş hayatı oldu. O birikim bana da yansımış olabilir. Üstelik beni çok da destekledi. Penta Tekstil’i kurduğum zaman hiç bilmediği bir sektör olmasına rağmen bana çok destek oldu.
İlişkiniz nasıldı? Mesafeli bir ilişkimiz vardı. İş yoğunluğundan dolayı birlikte çok zaman geçirmezdik. Benim şimdi çocuklarımla paylaştığım ortak zevklerimiz hiç olmadı ve zaman problemi olduğu için babamı az görürdüm. Dolayısıyla ili§kinin derinliği de çok az olurdu. Yani bir baba-oğul ilişkisi her zaman ortada duruyor, ama onun zenginleştirilmesi, derinleştirilmesi bence her ilişkide farklı şekillerde gerçekleşiyor. Tabii dönemin ve kültürün de getirdiği bir şey bu. Çünkü şimdiki baba-oğul ilişkilerine baktığımda, aradaki bağın çok farklı olduğunu görüyorum. Benim kuşağımın çocuklarıyla kurduğu ilişkiler çok yakın ve şeffaf. Sanıyorum bu da toplumsal bir evrim. Ben de o evrimin bir parçasıyım.
Siz çocuklarınıza daha fazla zaman ayırıyor musunuz? Çocuklarıma her zaman babamdan çok daha fazla zaman ayırdım, ama yeterince zaman ayırmadığım düşüncesindeyim. Keşke daha fazla zaman ayırsaydım diyorum... Ama şimdi bunu telafi etmeye çalışıyorum. Beraber kaymaya gidiyoruz, sörf yapıyoruz, sohbet ediyoruz. Birikimlerimi onlara daha sıcak bir şekilde aktarmaya çalışıyorum. Bu da zor bir iş… Çünkü her ikisi de ergenlik döneminde ve bazen defansif bir ortam bulabiliyorsunuz. Ya da ilişki kurmakta zorlanabiliyorsunuz. Ama benim için çok kıymetliler ve aramızdaki ilişki daha açık.
Diyelim ki, çok önemli bir toplantıya girmek üzeresiniz ve çocuğunuz telefon edip, size çok ihtiyacı olduğunu söyledi... Bu yeni dönemde çocuğumu çok daha fazla tercih ederim tabii ki. Bir buçuk sene önce olsa, iş ortamında kalmayı tercih edebilirdim. Şimdi çok daha rahat çıkabiliyorum o ortamdan...
Sanki hayatınızdaki değişim, iş hayatınıza da yansıdı. Tamamen çevreci bir yaklaşımla sürdürülebilir enerji (rüzgar enerjisi) işine girdiniz... Benim için ticaretteki motivasyonum, yan ürünlerle daha çok besleniyor. Burada yan ürün ne? Çevreci olması, teknolojik olması, dünyanın devamlılığına katkıda bulunması, sürdürülebilir olması, kirletmemesi beni çok heyecanlandırıyor.
Sektöre girmeye karar vermenizdeki etkenler yalnızca bunlar mı? Ben spor yapmayı seven bir insanım. Çocuklarımla windsurf yapıyorum. Çok eski yıllardan beri serbest dalıcıyım. Assos, Babakale, Bozcaada ve Gökçeada’ya çok sık giderdik. Tüm bu yerler çok rüzgar alan bölgeler. Oysa yalnızca Bozca ada’ da, bir tane rüzgar enerjisi santrali var, bir tane de Alaçatı’da. Dünyada ise yaygın olduğunu gezilerim sırasında gördüm. Niye Türkiye’de yok diye düşünüm. Ama Turkcell’de çalışırken buna eğilme fırsatı bulamadım. Haziran 2006’da ayrıldığımda kafamda birkaç tane konu vardı. Bu, en güçlü olanıydı.
Yenilenebilir enerjide tek kaynak rüzgar değil. Neden rüzgara odaklandınız? Ana faktör; burası da düzenlenen bir pazar; lisansla, kıt kaynakla ilgili kurumdan alınan bir imtiyazla iş yapılabiliyor. Telekom da öyleydi. Oradaki tecrübelerimizi buraya aktarabileceğimizi düşündük. İkincisi tabii ki teknolojiyi hissetmek… Bir de sermaye yoğun bir yatırım, kredilenmesi lazım. Bu üç seti koyduğumuzda Dost Enerji’yi doğurduk. Turkcell’de operasyonlardan Sorumlu genel müdür yardımcısı olan ve benden birkaç ay önce ayrılan Ruhi Doğusoy ile konuştum. O da çok heyecanlandı, sonrasında Murat Vargı’ya getirdik projemizi, o da aynı heyecanı gösterip "Siz varsanız ben de girerim" dedi. Dost Enerji §imdi lisansı olan iki işletmeye sahip. Bunlardan bir tanesi Yunt Dağı’nda. 42,5 megawatt’lık bir tesis kuruyoruz. Bir diğeri de Çeşme yolu üzerinde, Urla’da. Onun da 19-20 megawatt’a geleceğini düşünüyoruz.
Kaynak: Fortune Dergisi / Arzu Erdoğan
www.vdg.com.tr
|