Kariyerinizden biraz bahseder misiniz? Çizim hayatım küçük yaşta Gırgır’da başladı. Bu biraz da ağabeyimden geçen bir şeydi. Ağabeyim de çizerdi. O zamanlar çok kötü çiziyordum. Ama çok istediğim için üzerine gitmek istedim. Ve o dönem düşündüm: Ne yapabilirim? Çay dağıtırsam, çaycıya yardımcı olursam, o dünyanın içinde olurum. O dünyanın içinde olursam çizimin nasıl yapıldığını görebilirim, çok şey öğrenebilirim, çizimimi daha iyiye götürebilirim. Dergi içerisinde çaycılığı bir yandan yürütürken bir yandan da dergiyi inceledim. O zamanlar da hep anlatılan yokluk çağları yaşanıyordu. Yurtdışındaki hiçbir dergiden haberimiz yoktu. Daha sonra yabancı dergileri biraz daha inceleme şansım oldukça, oradan da bir şeyler kaptım. Onları inceleyerek kendi çizgimi geliştirdim, hem de dergi içerisinde kalıp tekniğimi geliştirdim. Bu bir yöntemdi benim için. Yoksa çaycılık para yok pul yok diye girdiğim zorunlu bir iş değildi. İstediğim bir şeyi yapmak için bu yolu seçtim. Bu noktada, benim yetenekli olduğumu düşünüyorlar oysa ben yetenekli olduğumu düşünmüyorum. Mesela ben hayatımda daha önce hiç tenis oynamamıştım. Geçenlerde tenis kortunda eşimle tenis oynadım ve gördüm ki topa iyi vuruyorum. Şimdi bu bir yetenek değil. Ama televizyonda tenis maçlarını seyrettiğim için hareketleri, oyuncuların topa nasıl vurduğunu az çok biliyorum. Bir aşinalık var. Sadece şunu düşünün: ‘Ben sabah 7 ile akşam 8 arasında hiç durmadan tenis oynarsam, kendimi önümüzdeki beş yıl sonra tenisçi konumuna getirebilirim.’ Bence iyi olur. Bir iş için sabah 7 akşam 7 arasında çalışırsanız ortalama bir başarıyı elde etmeniz işten değildir.
Öncelikle insanların karar vermesi gerekiyor. Sonrasında da yöntem belirlemeliler. Ben çizmeye karar verdim ve çizmeyi seçtim. Gırgır’da çalışmaya başladım. 15 yaşında Hürriyet’e transfer oldum. Çetin Emeç vasıtasıyla Çarşaf mizah dergisinde çizmeye başladım. Devamlı, hiç durmadan çiziyordum. Çizgide bir tarz yakaladım. Hem siyasette hem de esprilerimde olaya bir bakış açısı yakalıyorsunuz, yöntemler buluyorsunuz. Kendinize has bir tarz yakalamaya başlıyorsunuz. Hala da arada sırada çiziyorum ama zevk için çiziyorum. Parasal dünyanın içine girip bu dünyayı hakkıyla yaşayamadığım için de üzülüyorum bazen.
Bu çalışmalarınızı üniversite eğitimi ile desteklediniz mi? Güzel Sanatlar fakültesinde okudum. 20 yaşında karikatürü bıraktım ve askere gittim. Stratejim değişiktir. Basit düşünüyorum. Çok komplike düşünülürse başarısız olunacağına inanıyorum. Askerlik aradan çıksın istedim. Askerdeyken üniversite sınavına girdim. Askerlik bitince de Akademi’de okumaya başladım. Grafik bölümündeydim. Yaratıcılığıma uygun olarak reklamcılık kafama yatıyordu. Akademi’de okurken bir yandan da çalışıyordum. İşin komiği şuydu: Ben Saatchi & Saatchi gibi o zamanda Türkiye’nin en büyük ajansında art direktörlük yaparken bir yandan da okuyordum. Bir yerden sonra sinir bozucu olmaya başladı. Reklamcılık sektöründe en iyi şirkette art direktörlük yaparken bazı derslerden kalmamı aklım almıyordu. Dördüncü sınıfta okulu bıraktım. Kristal elma alan bir reklamcıyken okuldakilerin beni belli kalıplara sokmaya çalışıyor olması sinir bozucuydu. Buna katlanmak için bir neden göremedim. Bence en yerinde verdiğim kararlardan biri.
Türkiye’de eğitim sisteminden dolayı insanlar ilgilerini çeken meslekler yerine puanlarının yettiği mesleğin eğitimini alıyorlar, sizce insanların erken yaştan başlayarak hayallerinin peşinden koşması mı gerekli, yoksa akışına bırakmalı... İnsanlar en büyük hatalarını şurada yapıyorlar: Önce para kazanayım, sonra istediklerimi gerçekleştirir, istediğim işi yaparım. Bence bu yanlış. Bunun devamı averaj insan olmaktır. Ben bugün 40 yaşındayım, her şeyi bırakabilir, her şeye sıfırdan başlayabilirim. İnsanlara bakıyorum, işini yaparken başka bir işin hayaliyle çalışıyor. Taksici taksiyi sürerken ‘Popstar’ olma hayalleri kuruyor. Önce ne olmak istediğine karar verme ve onu düzgün yapmak gerek. Hedefe kilitlenmeniz gerekiyor. Kişi bir şeye karar vermeli ve onu yapmalı.
Ayrıca sektörler arasındaki geçişe de karşı değilim, onu da belirtmek isterim. Geçişler olmazsa, her şey kitaplarda yazıldığı gibi yapılırsa nerede farklılaşma, nerede yenilik? İnsanları sabitleştirirsek yöntem çıkmaz. Yöntem çıkmaza yenileşme olmaz. Yenileşme olmazsa farklı şeyler ortaya çıkmaz. Farklılaşma olmayınca pazar büyümez, sürekli aynı döngü içinde kalırız. Örneğin; Ali Saydam, Ali Atıf Bir gibi reklam dünyasından tanıdığımız kişiler karşımıza yazar olarak çıktı. Bence çok iyi oldu.
Reklamcılık işte mi öğrenilir yoksa eğitimini almak gereken bir meslek midir? Kişiye göre değişir. Kimi alaylıdır ve başarılıdır, kimi ise aldığı eğitim sayesinde başarıyı yakalar. Ben ikisini de yaşadığım için yorumum yok. Örneğin okul bana bir şey kazandırmadı. Sadece gittim geldim. Fakat eğitim almak ya da almamak kişinin durumuna göre değişir. Benim tarzıma uygun değildi, öğrenebileceğim her şeyi zaten işte öğrenmiştim. Ama bazı kişiler için okul daha uygun olabilir, okuldan çok şey öğrenebilir. Ben bugüne dek diplomamı göstererek bir iş yapmadım. Önceki işlerimi göstererek iş yaptım. Bazısı işte bazısı kulda daha çok öğrenir. Yaratıcılık gerektiren bir iş olduğu için benim mesleğimde bu böyle ama doktorluk gibi meslekler için eğitim tabi ki şart.
Reklamcılık sektöründe kariyer planlayan kişilere neler tavsiye edebilirsiniz? Çok kişisel bir durum olduğunu düşündüğüm için herhangi bir tavsiyem yok. Ama reklamcılık yapmak isteyen gençlerin öncelikle bunu gerçekten istemesi lazım. Onun ötesinde yapacağım tavsiyeler sağlıklı olmaz. Durumlarını, hedeflerini, nereye gitmek istediklerini bilmiyorum çünkü.
Reklamcılık sektörünü açısından önem taşıyan kristal elma ödülüne bir çok kez layık görülmüşsünüz. Bu kısaca bahseder misiniz? Sosyalleşme adına teşvik edici... Ajansların toplandığı bir kokteyl gibi. Ödül almak güzel bir şey ama iş açısından teşvik edici mi? Bilmiyorum. Ödülü alırken hedefimin Türkiye olmaması gerektiğini düşünmüştüm. Türkiye’de şu anda pek çok ajans Cannes’da ödül alıyor. Bu daha zevkli bence. Daha idealist geliyor bana. Kristal Elma’nın reklamlara bir desteği olduğuna inanıyorum. Bugünlerde çıkan bir laf var: Reklamcılar ürünün değil kendilerinin düşündüğü kampanyaları yapmak istiyor. Kristal Elma’da şöyle bir destek unsuru var; reklam sektöründekilerin kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlıyor. Bir birliktelik oluşuyor. Reklam verenin de motivasyonu sağlanıyor böylece. Son senelerde Kristal Elma organizasyonundan uzak kaldım. İki sene boyunca New York’taydım zaten, çok ilgilenemedim, New York’ta iki sene yaşadıktan sonra Kristal Elma’yı çok algılayamadım açıkçası. Bir de, reklam dünyasından biraz uzak kalmakta yarar var. Şunu da söylemem gerek; Türkiye’de çok iyi reklamcılar var. Reklam sektörü diğer bir çok sektörden çok daha iyi konumda. Çok başarılı kişiler var; çok başarılı işler çıkarıyorlar. Ama iyi reklam veren yok. Reklam verenler reklamcılardan daha küçük düşünüyorlar ve sorun da buradan çıkıyor. Dengelerin günlük değiştiği bir ülkede yaşadığımız için reklam verenler de haklı. Riski göze alamadıkları oluyor. Markalaşmak için çok parayı ortaya koymak lazım ama korkuyorlar. İstek var ama cesaret yok. Bir de reklama ya da markalaşmaya yatırılan paranın dönüşü hemen olmuyor. O işten karı uzun vadede elde edebiliyorlar. Bu durumu göze alamayan da çok.
Reklamcılığın yanı sıra Damat Tween'le de ilgilendiğinizi biliyoruz. Markanın gelişim sürecinde Damat’tan Damat Tween’e geçişiniz nasıl gerçekleşti? Damat Tween çıktığında piyasa çok sakindi. Damat oturmuş bir markaydı. Tween’le beraber sivri bir görüntü yarattık. Sivri reklamlar ve sivri bir profil sayesinde sivrildi marka. Diğerlerinden sıyrılmak için farklı bir şeyler yapmak, farkı ortaya koymak gerek. Mesela şemsiyeciler... Çok yakın zamana kadar şemsiyeler hep siyahtı. Daha yeni yeni rengarenk şemsiyeler yapılmaya başlandı. Ben yıllardır bunu düşünüyorum, ben olsam şemsiyenin iç desenine mavi bulutlar yaparım mesela... Markalaşmak için risk almak, çok para yatırmak gerek. İnsanların cesareti olmadığı için artık kendim için çalışmaya başlıyorum. Kendi fikrim için kendi paramı ortaya koyacağım. Markalar parasızken cesaret edebiliyorlar böyle şeylere, çünkü kaybedecekleri bir şeyleri olmuyor. Ama sonraları para kazanmaya başladıkça cesaretleri kırılıyor. Çünkü kaybedecekleri şeyler var artık.
Yeni bir ürünle piyasaya adım atacak ve bir marka yaratacak olsaydınız; nasıl bir strateji geliştirirdiniz? Bir kere kesin suretle ürünü göstermem. Herkesin gittiği yoldan gitmek çok da akıllıca değil bence. Çırılçıplak bir insanla da elbise markası yaratabilirsiniz. Tüketici, sunduğunuz farklı resimle ilgileniyor. Dolce Gabana erkek takım elbisesi reklamında erkek mankenlerin ellerine oje sürüyor mesela. Müşteri kampanyada iyi resme, ona hitap eden resme gidiyor. Diesel’i giydiğinizde o markanın size sunduğu tavrı giyiyorsunuz mesela.
Şimdiye dek birçok proje gerçekleştirmişsiniz. Bütün bu süre zarfında, başarısızlık ya da hayal kırıklığı karşısındaki tavrınız ne oldu? İşte başarılı olmak değil, hayatta başarılı olmak önemli. Bana göre başarı; cirolarla, kazanılan paralarla ölçülmüyor. En çok kazananlar başarılı mı? Hayatın ritminde ne kadar başarılılar? Sevdikleri insanlarla bir yemeğe çıkabilecek kadar vakti olmayanlar ve kendine vakit ayırmayıp hayatın tadını çıkarmayanlar hayatta başarılı değildir bence.
Bundan sonraki hedefleriniz nelerdir? İşinizde doyuma ulaştığınızı hissediyor musunuz? Kendim için bir şeyler yapmak istiyorum. Dergi çıkarıyorum mesela. Yurtdışında çok prestijli dergiler... Türkiye’de dergilerin çok iyi olmadığını düşünüyorum. Benim dergilerim sivri, tasarımı farklı, çizimi farklı. Başarının farkı yaratmaktan geçtiğini düşünüyorum. Farkı yaratmak da birilerine bağlı olunduğu sürece çok mümkün olmuyor. Maaşla çalışan, saat 6’yı bekleyen kişilerin o yüzden çok yaratıcı şeylere imza atamadığını düşünüyorum. Benimle çalışanlar karar alınması için beklemezler. Bana gelir, projelerini anlatır ve o anda cevap alırlar. Genelde verdiğim cevap da aynıdır: ‘Yürü!’ derim. ‘Yürü, hiç bozma kendini’. Çünkü inanarak yapılan bir işin kötü olma olasılığı çok az.
Kaynak: www.insankaynaklari.com
|