Son bir yıl, şu soruların etrafında dönen tartışmalarla geçti: Dünya bu krizden çıkabilir mi? ABD yeni finans sistemini nasıl kuracak? Sektörler nasıl kurtulacak? Avrupa çıkmaza mı girdi? Dip noktayı gördük mü? Dibi görünce herşey düzelir mi? Tüketim canlanacak mı? Faizler iner mi çıkar mı? Kapitalizm çöktü mü? Yeni bir ekonomik sistem kurulacak mı? Türkiye krizden ne kadar etkilendi? Sistemi canlandırmak için ne yapılması gerekiyor?
Bu sorular, bir yıl içinde ne kadar yanıtlandı? Ya da bitip tükenmeyen tartışmalar, bizi nereye getirdi? Büyük resmi ne kadar gördük? Eğer büyük bir değişim yaşanıyorsa, bunun adımlarını ne kadar attık ya da atabildik? Büyükler, bu yılı “temkinli ve kontrollü” geçirirken, küçük işletmeler, yangını ne kadar söndürebildi?
Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Taner Berksoy, KobiFinans Dergisi’nin Ekim-Kasım-Aralık 2009 sayısında yer alan özel röportajında büyük resmi değerlendirdi.
Küresel ekonomik krizin etkisi ile yaşadığımız dönemi, bir dönüm, geçiş noktası olarak değerlendiriyor musunuz? Sizce herşey eskisi gibi olacak mı? Sorunuza yanıt vermeden önce, çok tartışılmış ve konuşulmuş olsa da bu noktaya gelişimizin en önemli nedenini tek cümle ile söylemekte yarar görüyorum: Dünyada finans alanında yaşanan fon akışı, fonların kullandırılma biçimleri ve bunların büyük ölçüde “kuralsız” bir hale gelmesi! Elbette planlı bir şekilde oluşan bir durum değildi, dönemin iklimi, makro ekonomik politikalar vb. böyle bir sonuç yarattı… Çok büyük bir fanus içinde, hep birlikte mutlu bir dönem geçirdik, büyük-küçük herkes bundan yararlandı. Ama bitti! Şimdi ise özellikle önümüzdeki 5 yıllık döneme bakıyoruz. Bugün en net şekilde öngörebildiğimiz nedir? Özellikle finans alanında kurallar daha sıkılaştırılacak, denetim artacak… Bu durum dalga dalga etki yaratacak… Geçmişin finansman olanakları ile reel sektör de bol üretim yapıp şahlanmıştı. Ama kurallar sıkıştırınca ne olacak? Ne yazık ki üretim de eskisi gibi rahat ve ferahlık içinde gerçekleşmeyecek, bir yavaşlama söz konusu olacak. Ancak özellikle altını çizmek istiyorum: İçinde bulunduğumuz durgunluk aşılıncaya kadar bunu çok hissetmeyeceğiz. Çünkü böyle dönüşümler, ekonomilerin durgunluk döneminde yapılmaz. Bir miktar aşılması, ekonominin yeniden pozitif büyümeye geçmesi beklenecek. Sistemin tam olarak oturması ise 2010’un ortasını bulur. Dolayısıyla bu tartışmanın daha sonra alevleneceğini tahmin ediyorum.
Etki ve tepki açısından, böyle bir ortamda büyükler ve küçükler arasında farklılık olmayacak mı? Her iki kesim de etkilenecektir. Ancak büyük ve orta ölçekli şirketler, şeffaflık açısından daha güçlü bir yapıya sahip. Dolayısıyla finansmanlarında radikal bir değişiklik söz konusu olmayacaktır. Bana kalırsa bu döneme hazırlıksız girenler zorlanacak. Ben Anadolu ile de çalışıyorum, büyük bir bölümü KOBİ olan, çok sayıda şirket toplantısına katılıyorum. Yöneticiler ve çalışanlarıyla tanışıyorum, sohbet etme imkanım oluyor… Ortaya çıkan sonuç şu: Bir kısmı “cennet koşullarında” bir dönemin geçtiğinin, bunun bir daha olmayacağının farkında. Ama ne yazık ki hala, durumu hiçbir şekilde algılamamış olanlar da var. Bir başka grup ise durumun farkında ama bize bir şey olmaz diye düşünüyor.
Peki, böyle bir tablo için hazırlık öneriniz nedir? Tekrar altını çizecek olursak: Yeni dönemde finansman olanakları, az önce saydığım nedenlerle hayli zorlaşacak. Fon akışı denetlenecek… Şirketlerin taşıdığı risk oranına, işlerini ne kadar iyi yönettiklerine, ne kadar şeffaf olduklarına vb. göre kredi verilecek. Bankacılıkta Basel II uygulaması gelecek… Banka, yanlış bir kredi verdiği zaman, bunu sermayesi ile ödeyecek… Bu nedenle kredi verirken, şirketleri tepeden tırnağa inceleyecekler. Buna ek olarak, bizim KOBİ’lerimiz dünya ve Avrupa ölçeklerine bakıldığında çok küçük ölçekte. Bunlardan bazıları yaşamakta zorluk çekebilir. O halde şu ayırımı yapmak gerekecek: Eğer büyümek istemezseniz, küçük operasyon olarak kalırsınız. Ben onlara şunu öneriyorum: 10 KOBİ olacağınıza oturun, konuşun, anlaşın, bir KOBİ olun, orta ölçekli olun. Bu hem fonlanabilme açısından, hem de verim açısından çok önemlidir. Tabii böyle bir yapı, büyük bir işletme olur, verimliliği ve karlılığı çok artar, imkanları büyür. Küçük ölçekle çok zor…
Sektörler açısından öngörüleriniz var mı? Türkiye’de özellikle büyüme döneminde, birçok girişimci ve işadamı, özellikle de başkalarının çok kazandığını düşündüğü işlere, plansız ve kontrolsüz, büyük ölçekli yatırım yaptı. Birçok sektörde bu nedenle arz büyümesi oldu, önemli kayıplar da yaşandı. Artık bu yaklaşımdan uzak durmak gerekiyor. Ancak bununla birlikte, ben hala, üretim ülkesi olarak önemli avantajlara sahip olduğumuzu, bunu değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Sanayi bizim gibi ülkelere geliyor, gelişmiş ülkeler bu alanlarda çalışmak istemiyor. Ancak kritik nokta şu: Üretim ve sanayi bilgi teknolojileri ile bütünleşmek zorunda. Böylelikle verimlilik artacak, ürünler çeşitlenecek, hız kazanılacak…
Üstelik artık küçük sermayelerle de büyük açılımlar yaratabiliyorsunuz… Evet, işinizi iyi organize ediyorsanız, planlamanız iyiyse, mühendisliği de çözdüyseniz, fırsat çok…
Bu durumda ‘Türkiye’nin geleceği hangi sektörlerde?’ gibi jenerik yaklaşımlardan da uzak mı durmalıyız? Evet, biraz da öyle bakmak lazım. Bu çok eski bir dünya görüşüdür. Bu görüşe göre, belirli alanlarda, belirli gelişmiş ülkeler vardır. Orta gelişmiş ülkeler ya da geriden gelenler ise tarıma ya da gıdaya odaklanır vb. Şimdi ise durum öyle değil. Herkes her şeyi yapabiliyor veya yapamıyor. Kimin ne yapacağını da rekabet ve biraz da karlılık belirliyor. Bizim türümüzde ülkelerde, geçiş sürecinde, korumalı piyasalarda büyük ölçekte karlı işler yapıldı, anlayış da biraz farklı gelişti… Gelişmiş bir ülkedeki bir işadamının yüzde 5-8 karlılıkla yapabileceği bir iş için, biz yüzde 25 gibi oranlardan söz ediyorduk. Ama rekabet, bizi de o ortalamalara getirdi. Sonuç olarak, eğer bir işe yatırım yapacaksanız, önümüzdeki dönemde ne-nasıl olur, bunu görmeye çalışıyorsanız, şu kadarını söyleyebilirim: Sanayi ve üretim bize doğru gelir, onlardan belirli olanları, bizim düzgün karlı olarak yapabileceklerimizi seçip odaklanmak gerek. Bunu yaparken de hem içeriyi, hem dışarıyı düşünmek lazım. Bir de yeni gelişen sanayi alanlarını iyi koklamak gerek. Buralarda yatırım boyutu küçük fakat ciddi bir bilgi ihtiyacı var. Türkiye’de bu insanlar var.
Dönüp kendimizi de analiz etmemiz gerektiğini söylüyorsunuz? Envanterimiz, insan kaynağımız, yetkinliklerimiz… Biraz eğri oturup doğru konuşmak lazım. Evet, özellikle Anadolu’daki KOBİ’lerin insan kaynağı konusunda sıkıntı yaşadığını hepimiz biliyoruz. Yönetim kademelerinde de önemli bir iş gücü eksiği var. Ama bu durum, yine kendi ölçeklerinden kaynaklanıyor. İstedikleri yetişmiş insanın bir fiyatı var. Küçükseniz bu fiyatı veremiyorsunuz, o zaman da insanlar size gelmiyor. Bakın bir dönem, Türkiye’de kur hareketliliği döneminde dövizle borçlanmadan kaynaklanan çok ciddi kur riskleri ortaya çıktı. Bu riskler yönetilebilirdi. Bunu yapabilecek finans elemanları orada olmadığı için, birçok KOBİ çok yanlış yaptı, büyük zararlar ortaya çıktı. Bunları görerek öğreniyorlar. Nitelikleri ve güçlü insan kaynağına sahip olmak için, az önce söylediğim gibi, birleşerek büyümeleri ve güçlenmeleri gerekiyor. Birleşin, orta ölçekli bir işletme haline gelin, güçlenin. O zaman bu insanları siz de istihdam edebilirsiniz, onlar da gelir. Sonra başkaları da gelir. Önümüzdeki dönemde bunlar mutlaka yaşanacaktır.
Türkiye’de uzun bir süre, zengin şirketler yerine zengin bireyleri de gördük. Kazanımlar yatırıma dönüşmedi. Bu yeni dönemde sistem yine böyle işleyebilir mi? Yanlış hatırlamıyorsam, Latin Amerikalı bir iktisatçı bir araştırma yapmıştı. Araştırmanın ana konusu, bugünkü konumuzun biraz dışındaydı: Neden bazı ülkeler ötekilerden hızlı büyüdü, zenginleşti, diğerleri neden arkadan geldi? Bunun birçok nedeni vardı ama bir tanesi çok ilginçti: Gelişmiş ülkelerdeki sermaye sürecine bakarsanız, kar yeniden işe döner. Yeniden işe yatırılır, ölçek büyür, ölçek büyüdüğünde verim artar, ikisi bir araya geldiğinde daha kalifiye eleman kullanırsınız. Sonra işinizi daha iyi yönetirsiniz, karınız artar. Gelişmekte olan ülkelere bakın, kazanımların hepsi yata, kata döner. Araştırma şöyle diyor: Karı işletme geliri değil de kişisel servet haline getirirseniz, gelişmeyi de bir anda kesersiniz. Ama bunları da aşacağımızı düşünüyorum.
Çözüm için ihracat, yeni pazarlar, düşünülmemiş ülkeler gibi konular da konuşuluyor. Sizin yorumunuz nedir? Bu krizle birlikte ilginç bir şey daha oldu: Dünya ticareti daraldı, gelişmiş ülkelerde şiddetli bir şekilde hissedildi. Bildiğiniz gibi bizim ana pazarımız Avrupa, o yavaşladığı zaman biz de yavaşlıyoruz, ihracatımız da yavaşlıyor. Ama şimdi yön değişikliği hissediliyor, bu da dönemsel olarak olur. Gözler Afrika ve Orta Doğu pazarına çevrildi, ihracat dağılımımız da biraz değişti. Bu aslında sıkışmanın getirdiği bir refleksti. Bizim burada bir de müthiş bir pazar konsantrasyonumuz var, çok önemli bir avantaj. Ben doymamış pazar olarak Afrika’yı şiddetle tavsiye ederim. Elbette siyasi sorunlar var, sıkıntılı bir dönemdeler. Ama sistem yavaş yavaş oturuyor. Afrika toparlandığı zaman, onların zenginleşmesine bağlı olarak pazar da hızlı gelişecek.
Peki, özellikle böyle yeni süreçlerde danışmanlarla çalışmayı öneriyor musunuz? Danışmanların varolması bizim zenginliğimizdir. Türkiye onlara henüz alışıyor. Şimdiye kadar herkes herşeyi çok iyi biliyordu, kimsenin kimseye ihtiyacı yoktu. Ama rekabet ve karlılık sıkıştırmaya başlayınca, ‘Bazı şeyleri daha iyi bilenler var’ diye düşünülmeye başlandı. Ben özellikle teknik çözüm gerektiren konularda, mutlaka danışmandan yararlanılması gerektiğini düşünüyorum.
Kaynak: KobiFinans Dergisi 24. Sayı
|