Amerikan Merkez Bankası Başkanı Greenspan bir demecinde “yüzyılın en önemli ekonomik olayı olarak Basel II’yi” ifade etmektedir. Gerçekten de bankaları, müşterileri, derecelendirme kuruluşlarını, düzenleyici otoriteleri ve genel makro ekonomik eğilimleri doğrudan etkileyecek olan Basel II’yi iyi anlayıp yorumlamamız gerekmektedir. 2007 yılı başından itibaren uygulamaya geçecek olan Basel II nedir, ne değildir, doğru kavramamız AB sürecinde de önem arz etmektedir.
BIS ( Bank for International Settlements ) ülkelerin merkez bankalarının bir araya gelerek oluşturdukları uluslararası bir kuruluştur. Kuruluş tarihi 1974 yılı olup, amaç bankaların uluslararası standartlarda çalışmasını sağlamak olmuştur. Bu tarihten sonra, Basel komitesi ilk kararlarını 1988 yılında deklare etmiştir. Bu deklarasyon neticesinde bankaların mali bünyelerinin ekonomide oluşacak krizlere karşı dayanıklılığını sağlamak için, banka sermayelerinin riskli aktiflere oranının yüzde 8’den az olmamasını gerektiren sermaye yeterlilik oranı önerilmiştir. Ancak piyasaların yaşayan organizma olması, yeni ürünlerin farklı riskleri bünyesinde tutması, ilk deklarasyonda öngörülemeyen bazı risklerle birlikte birkaç bankanın batması sonucu, Basel komitesi 2007 yılından itibaren uygulamaya geçilecek olan Basel II Kriterleri’ni deklare etmiştir.
Operasyonel Risk Basel I olarak ifade edilen ilk uzlaşıda piyasa ve kredi riski temel alınırken, Basel II’de piyasa riski aynen hesaplanmakla birlikte, kredi riskinin hesaplanması farklılaştırılmış ve bu iki risk grubunun yanına bir de operasyonel risk kavramı eklenmiştir.
Basel I’de, farklı faaliyet alanları olan bütün bankalara aynı şekilde uygulama yapılmasından dolayı risk duyarlılığı zayıf kalmış, buna karşın Basel II ile ortaya çıkan yeni uzlaşıda ise risk duyarlılığına yönelik hesaplamalar farklılıklar göstermiştir. Basel I’de 5 ayrı risk grubu oluşturulurken, Basel II’de en önemli değişiklik esasen risk ağırlıklarının belirlenmesinde bağımsız derecelendirme kuruluşlarının kullanılmasıdır. Bu kuruluşların ülkelere, bankalara ve firmalara verdikleri notlar bankanın sermaye yükümlülüğünü belirlemede ciddi önem arz etmektedir. Basel I’de OECD’ye üye ülkelere ayrıcalık tanınmıştır. Buna göre OECD’ye üye ülkelerin hükümetlerine yüzde 0 risk ağırlığı belirlenirken, OECD’ye üye olmayan ülkelere yüzde 100 risk ağırlığı öngörülmüştür. Basel II uzlaşısı ile birlikte bu ayrıcalık ortadan kalkmıştır.
Basel II’nin temel amacı, bankaların denetim ve gözetimine özel önem atfederken, risk yönetiminin güçlendirilmesi, piyasa disiplini, kredibilite hesaplamasında standardizasyon ve en nihayetinde de küresel düzeyde sürdürülebilir bir finansal istikrardır. Basel II ile birlikte beklenen riskler için karşılık ayrılmasına ilave olarak beklenmeyen riskler için de asgari sermaye ayrılması öngörülmüştür.
İki Temel Yöntem Kredi riskinin hesaplanmasında dördü farklı olmak üzere iki temel yöntem vardır: Standart Yaklaşım (SY) veya Basitleştirilmiş Standart Yaklaşım (BSY) ile Temel İçsel Derecelendirme veya İleri Düzey İçsel Derecelendirme… Mevcut mevzuata göre, kamu menkul kıymetleri yüzde sıfır risk ağırlığına tabii iken, SY ve BSY’ye göre hesaplamada artık derecelendirme kuruluşlarının verdiği nota bakıp, risk ağırlığının hesaplaması yapılacaktır. İçsel derecelendirme yaklaşımı ise bankalara kendi derecelendirme modellerini kullanma imkanı tanımaktadır. İçsel derecelendirme yöntemini gözden geçirmek ve onay vermek resmi otoritenin yetkisinde olduğu için, burada resmi otoriteye ciddi sorumluluk düşmektedir.
Basel II’nin uygulanmasıyla uluslararası piyasalardan bankalarımızın borçlanması hususunda ciddi kısıtlamaların olmayacağı düşünülmektedir. Zira yurtdışındaki bankaların esasen kar merkezi, gelişmekte olan piyasalardır. Dolayısıyla bu bankalar kredi portföylerinde çeşitlilik yaratarak gelişmekte olan piyasalara kredi arz etmeye devam edeceklerdir.
Basel II’ye geçişle birlikte sermaye gereksiniminin artacağı kuşkusuzdur. Ancak bu korkutucu boyutta olmayacaktır. Zira mevcut durumda sermaye yeterlilik oranı yüzde 28.8 iken Basel II Standart Yaklaşımın uygulanması ile birlikte bu oranın yüzde 16.9’a gerileyeceği BDDK’nin yaptığı çalışmada tespit edilmiştir. Bu oran ilk etapta yeterli gözükmekle birlikte, bankaların mevcut kredi portföylerini artırmalarıyla doğru orantılı olarak yetersiz kalacaktır. Bu çerçevede Avrupa Birliği ile bütünleşme niyeti olan finans sektörünün Basel II Uzlaşısı’na uyum için göstereceği performans, açıkçası sektörün mali yapısını terbiye etmek, risk yönetimi kültürünü geliştirmek açısından son derece önemli olacaktır.
Kaynak: Referans Gazetesi
|